27 Mart 2015 Cuma

İKİNCİ DOĞA


Spinoza  derki;
“doğada varolan bir daire ile varolan bir dairenin doğadaki fikri farklı sıfatlarla kendilerini açığa vursalar da, aslında bir ve aynı şeydir. Bu yüzden biz ister doğayı yer kaplayan sıfatı ile ele alalım, isterse düşünce sıfatı altında ya da başka herhangi bir sıfat altında, hiç fark etmez, çünkü her durumda aynı düzeyle karşılaşacağız ya da bir ve aynı olan nedenler zinciriyle; başka bir deyişle her iki durumda da aynı şeyler aynı şekilde meydana gelecek. Demek istediğim Tanrı düşünen varlık olduğu için, bir fikrin, yani örneğin bir daire fikrinin nedeni olduğu kadar, yer kaplayan varlık olduğu için bir dairenin de nedenidir; çünkü bir daire fikrinin biçimsel varlığı, düşüncenin başka bir tavrı sayesinde en yakın neden olarak algılanır, bu başka tavır da başka bir tavır sayesinde aynı şekilde algılanır ve bu böyle sonsuzca sürer. Demek ki şeyler düşüncenin tavrı olarak anlaşılıyorsa, doğanın düzenini ve nedenler zincirini bir bütün olarak sadece düşünen sıfatına bağlı olarak açıklamalıyız. Aynı şekilde şeyler yer kaplamanın tavırları olarak anlaşılıyorsa, doğanın bütün düzenini sadece yer kaplayan sıfatı olarak açıklamalıyız; öteki sıfatlar söz konusu olduğunda da benzer bir açıklama getirmeliyiz.
Bu durumu bir örnekle daha anlaşılır hale getirmem gerekirse, tabi ki burada söz ettiğim düşüncemi layıkıyla açıklayacak bir örnek vermem mümkün değil, çünkü eşi benzeri yok. Yine de elimden geldiğince bu konuyu aydınlatmaya çalışacağım: Dairenin, içindeki kesişen tüm doğru çizgilerin kesmelerinden oluşan dikdörtgenlerin birbirine eşit olduğu bir doğası var. Demek ki bir dairede birbirine eşit sonsuz sayıda dikdörtgen mevcut. Ama daire varolmasaydı, bunların hiçbirinin var olduğu söylenemezdi, dahası bu dikdörtgenlerin herhangi birinin fikri, dairenin fikrinde bulunmasaydı, onun da var olduğu söylenemeyecekti. Şimdi bu sonsuz sayıda dikdörtgenden sadece ikisinin varolduğunu düşünelim, yani mesela E ve D’ nin. Bu durumda onların fikirleri de sadece daire fikrinde bulunmalarından ötürü değil, aynı zamanda bu dikdörtgenlerinde var oluşunu gerekli kılmalarından ötürü varolurlar; böylece geriye kalan dikdörtgenlerin diğer fikirlerinden de bu şekilde ayırt edilmiş olurlar. “



Buradan varabileceğimiz sonuç, birinci doğa olmadan ikinci doğanın varlığından elbette bahsedemeyiz. Ve ikinci doğanın herhangi birinin fikri birinci doğada bulunmasa doğadan da bahsedemeyecektik. Biz her ne kadar ayırmaya çalışırsak çalışalım , bazen ikinci doğayı eleştiririz çünkü , ikinci doğa birinci doğanın içinde varolmaktadır.
Tansel Türkdoğan ikinci doğayı bakalım nasıl açıklamış.  
İnsan varoluşunun doğa ile ilişkisi pek çok kavram ile birlikte incelenebileceği gibi insanın doğa ile birlikteliği daha karmaşık bir yapı oluşturur. Doğa sadece insanın varoluşu ile açıklanamayacağı gibi insanın da doğa içerisinde konumlanan sadece biyolojik ve tinsel bir varlık olarak tanımlanamaz. Kültürel antropolojide insanın ortaya çıkışı ile kendisini çevreleyen doğaya ekledikleri kuşkusu “doğa” olarak tanımlanan “şey” e referans ediyordu. İşte bu “şey” ikinci doğa galiba. Başka bir deyişle ikinci doğa, insanın bir parçası olduğu, katı gerçeğin oluşturduğu birinci doğanın üstüne gene biz insanların yerleştirdiği, soyut nitelik ve niceliklerden oluşan, ama yine de denetimden çıktığı için insanın dışında ve kanımca ona karşıt gözüken doğadır. Bu bağlamda ikinci doğa başka bir çağrışım yapmamalı zihnimizde. Fakat yeni “şey” , boyut ve yapı farkıdır. İkinci bir kavramdır ikinci doğa. Tam olarak sınırlarını görmesek de, seçemesekte ikinci doğadır burası. “
Peki kültür ikinci doğa alanıysa kültür nedir ve neyi araştırma konusu kapsamına alır?
Aleksadr Blok (1880-1921) “Doğa ve Kültür”
Kültürün tanımında üç temel kategori yer alır. Öncelikle, kültürü insani kusursuzlaşmanın bir hali ya da süreci olarak, bazı mutlak ve evrensel değerler açısından gören, “ideal” vardır. Kültür analizi, eğer böyle bir tanım kabul edilirse, yaşamların ve eserlerin içinde, özünde zaman dışı bir düzen ortaya koyduğu, ya da evrensel ,insan durumuna kalıcı bir gönderme yaptığı görülebilecek olan değerlerin keşfedilmesi ve betimlenmesidir. Ardından, ikincisi, kültürü entelektüel ve imgesel bir çalışma olarak, insan düşünce ve deneyiminin, içinde ayrıntılı bir şekilde, değişik biçimlerde kaydedildiği bir çalışma olarak gören “belgesel” vardır. Böyle bir tanıma göre kültür analizi, düşüncenin ve deneyimin doğası, dilin ayrıntıları bunların içinde etkin olduğu biçim ve gelenek aracılığıyla, betimlenip değerlendirildiği eleştiri etkinliğidir. Bu tür bir eleştiri “ideal” analize çok benzer bir  süreçten,  “yeryüzünde düşünülüp,yazılmış en güzel şeyin” keşfedilmesinden başlayıp, genellikle ilgilenirken, başlıca ilgi alanını incelenen tekil çalışma olarak belirleyen (başlıca hedefi onun aydınlatılması ve değerlendirilmesi olan) bir süreç aracılığıyla geçerek, belli eserlerin analizinden sonra, onları içinden çıktıkları gelenek ve toplumlara bağlamaya çalışan bir tür tarihsel eleştiriye kadar uzanır. Son olarak üçüncüsü, “kültürün toplumsal” tanımı vardır. Burada kültür sadece sanat eğitimindeki değil aynı zamanda kurumlarda da sıradan davranışta da yer alan belli anlam ve değerleri ifade eden, belli bir yaşam tarzının betimlenmesidir. Kültür analizi, böyle bir tanıma göre, belli bir yaşam tarzında, belli bir kültürde örtük ve açık olan anlam ve değerlerin berraklaştırılmasıdır. Bu tür bir analiz zaten değinilen tarihsel eleştiriye, entelektüel ve imgesel eserleri belli gelenekler ve toplumlarla bağlantılı olarak analiz edecek olan, ama aynı zamanda başka tanımlara bağlı kalanların hiç de “kültür” saymadıkları yaşam tarzındaki öğelerin analizini de içerecek olan bir eleştiriye yer verir: üretimin örgütlenmesi, aile yapısı, toplumsal ilişkileri ifade eden ya da yöneten kurumların yapısı, toplumun üyelerinin iletişim kurmasını sağlayan karakteristik biçimler. Ayrıca, bu tür bir analiz “ideal bir vurgudan, belli mutlak ya da evrensel, ya da en azından yüksek ve düşük anlam ve değerlerin keşfedilmesinden, belli bir yaşam tarzının aydınlatılmasını başlıca hedef olarak belirleyen “belgesel vurgusundan geçerek, belli anlam ve değerlerin incelenmesini , bir ölçek ortaya koymak için bunları karşılaştırmak üzere değil, bütün olarak toplumsal ve kültürel gelişmenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bazı genel “yasaları” ya da “eğilimleri” keşfetmek üzere, onların değişim tarzlarını incelemek üzere yapma vurgusuna kadar uzanır.
  En temel tanımıyla bile olsa, kültürün üç düzeyini birbirinden ayırmamız gerekir. Tekil bir zaman ve yerin yaşanan kültürü vardır, sadece o zaman ve o yerde yaşayanlar erişebilir ona. Sanattan, en gündelik olgulara dek uzanan, her türden kayıtlı kültür vardır, bir dönemin kültürü. Ayrıca, yaşanan kültürle dönem kültürlerini bağlayan bir etken olarak, ayıklayıcı geleneğin kültürü vardır. “

Spinoza duyguların kökeni ve doğasında şöyle diyor.” Duygular ve insanların yaşam tarzları hakkında eser kaleme alan pek çok düşünür doğanın ortak yasalarından kaynaklanan doğal şeylerle değil de, doğanın dışında olan şeylerle ilgilenmişe benziyorlar. İnsanoğlunu doğada krallık içinde bir krallık olarak görmüşler adeta. Çünkü insanın doğa düzenine uymak yerine bu düzeni bozduğuna inanıyorlar; kendi eylemleri üzerinde mutlak bir denetim gücü olduğuna inanıyorlar. Sonrada insani zayıflıkların ve tutarsızlıkların nedenini doğanın mutlak kudretine yoracaklarına insan doğasındaki falanca kusura yoruyorlar”.
Hayvanların topluca çiftliklerde katledilmesinden tutun da ağaçlık alanların yok edilip inşaat haline getirilmesine kadar , insan doğa krallığı içinde kendine ait bir krallık olmuştur. Ve kendini dünyanın efendisi olarak görmeye başlamıştır. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin bugün hala bazı soruların yanıtı olamamış olduğu gibi aklımıza çok ilginç sorular  da getirmektedir. Bunlardan en önemlisi kanımca yapay zekadır.
Henri Bergson Madde ve Bellek kitabında beyinde anıların dolup kalacağı ve biriktiği bir bölge yoktur ve olamaz der.

Sterlac

Yani beyinde bellek alanının olmadığı iddiasındadır kitabında. Bu düşünce bana Sterlac’ı anımsatmakta. Öyle ya bizler dokunarak duyar, koklayarak hatırlamaz mıyız. 

YAPAY ZEKA İLE İNSAN ZİHNİ TAKLİT EDİLEBİLİR Mİ?
Eğer zihin sadece maddi ham maddeden oluşuyorsa ve zihnin gizemleri tamamen çözülebilirse, elimizdeki ham madde ile zihni taklit etmeyi umabiliriz. Böylesi bir durum gerçekleşirse, zihne materyalist yaklaşımın doğru olduğundan kimsenin şüphesi kalmayacaktır. Günümüzde bu tip iddialar özellikle yapay zeka çalışmalarıyla irtibatlıdır. Yapay zeka çalışmalarının, zihne materyalist yaklaşımın doğrulanması için en çok ümit bağlanan ve bu konuyla ilgili olarak halk arasında en popüler ilgi odağı olan alan olduğu söylenebilir. Materyalist işlevselci yaklaşım, zihinsel olguları beyin içindeki nedensellik ilişkileri ile açıklar. Bu yaklaşımı benimseyenler, bilgisayarlara uygun program yazılıp, yapay zeka içinde benzer nedensellik ilişkileri kurulursa, insanların duygularının ve bilincinin aynısına yapay zekanın da sahip olacağını düşünürler. Buna göre insan beyninin işleyişi bilgisayarın işleyişinin aynıdır; yaygın olarak kullanılan benzetmede zihnin bedene göre durumunun, yazılım (software) programının bilgisayarın donanımına (hardware) göre olan durumuna benzetilebileceği söylenir.
Bazıları Bu yeni yapay zeka geleceğinden memnun. Bunlardan birisi de Donna Haraway, diyor ki; “Yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa geldiğimizde, hepimizin makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası hepimiz siborguz.
Siborg, hem ‘tahayyül’ün hem de ‘maddi gerçeklik’in yoğunlaşmış bir imgesidir. Batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek_egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği) organizma ile makine arasındaki ilişki, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan etmiştir. Bu türdeki bir sınır muharebesinin sınır toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür.
Benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektir. Benim argümanım ayrıca, cinsiyetin olmadığı bir dünya, belki doğuşun olmadığı bir dünya tahayyül eden ütopik gelenek dahilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder. İkisi sarmal dansla birbirlerine sarılmışlarsa, ben tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı yeğlerim.”
Kim bilir belkide bir gün üçüncü bir doğadan da bahsedebiliriz. İnsanın oluşturduğu doğanın bir süre sonra sonra siborglar tarafından kuşatılması.
Aklıma tüm bunları getiren ODTÜ Sanat 16 kapsamındaki İkinci Doğa isimli sergi görülmeye değerdi.
Başak acar 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme