29 Temmuz 2014 Salı

Umut Asil ile..

Umut Asil


Umut Asil : 77 Ankara doğumluyum. Hayatta her şey tesadüf, benim müzikle maceram da öyle başladı. Ben 5-6 yaşındayken babamın dayısının oğlu daha Türkiye’de org  hiç yokken, Suudi Arabistan’a mal satıyordu, bana oradan uzaktan kumandalı bir kırmızı Camaro araba ve bir Casio org almıştı. Ama o Casio orgu anlatmam mümkün değil,  tırnağım kadar tuşları olan aynı anda iki ses basamayan bir orgtu ama benim için çok fantastik bir aletti. Ancak Arabayla bir yıl sonra oynamaya başladım,  çünkü bir yıl sonra o küçük alet çalmaktan bozulmuştu. O bir şans oldu. Bugün gerçekten ben inanırım hayatta tesadüfler zaman zaman yolu çizer. Benim abim de müzisyendir. Abim Murat, dedi ki, bu böyle olmayacak ben bunu bir piano öğretmenime götüreyim, daha doğrusu tanıdığım bir piyano hocası var, ona götüreyim dedi. Bahadır Suda ile tanışmamız o gün oldu. Ben hayatımda ilk defa piyano görüyorum. Bahadır hocanın piyanosu çok sert bir piyanodur, çalışma piyanosu, öğrencilerin elleri güçlensin diye, tuş sesi sert bir piyano yapılır. Tabi ben alışmışım yumuşacık tuşlu aletlere, olmayacak bu iş derken, piyano çalmaya başladım. Sonra hayatıma daha büyük bir org girdi, hala bir piyano yok hayatımda, Bahadır hocayla çalışıyoruz. O zamanlar biz Maltepe’ de oturuyoruz. Ben Maltepe’den 6-7 yaşında otobüse binip, Kızılay’a giderdim, Kızılay’dan Gazi Osman Paşa otobüsüne binerdim ve derse giderdim. Kulağımda bir walkmanim vardı, ona koyardım Brahms konçertolar, onları dinleye dinleye gittiğimi hatırlıyorum. Çok keyif alırdım, aklımı kaybederdim. Çok güzel çalardı, Brahms 2. Piano konçertosu kasetini yemiştim. Herhalde bir milyon kere dinlemişimdir. Sonra mezuniyette onu çaldım.
B.A.: Ne güzel…
U.A. : Sonra hayatımda yeni bir dönem başladı. Elif Aran ile tanıştım. Elif-Bedii Aran diye karı-koca piyanistler  var, Türkiye’nin o dönemdeki , New York’ta meşhur Julıan  School diye bir okul var, çok önemli bir okul, oradan mezunlar, ultra zenginler, hiç maddi sıkıntı çekmemişler, derken Elif Hanım beni kendi sınıfına kabul etti. O zaman bu büyük olay benim için. Ondan sonra benim müzikle olan ilişkim çok değişmeye başladı. Elif hoca hem sert bir hocaydı, hatta belki de biraz fazla, gereksiz sertti diyebiliriz, hani o yaş grubu çocuklar için. Mesela, hocaya “merhaba”  diyemezsiniz, “ben senin arkadaşın mıyım?”,  der. Bana iyi günler diyeceksin, akşam üzeri  ise “tünaydın“ diyeceksin gibi şeylerdi bunlar. Ama süper bir kadındı. Bana çok teknik çalıştırdı. O zaman ben Elif Hanım’ a başlayınca, ilk piyanomu aldım. Onun da hikayesi bambaşka. Annemler konuşuyorlar, benim haberim yok, ben de hali hazırda ortaokulda öğrenciyim. İlkokul günlerim lay lay lom geçti, ne yaparsan yap karne hep beştir. Fakat Ortaokula gelince, ben piyano çalışıyorum, kafam müzikle dolu, benim karnem bir geldi, cayır cayır üç tane zayıf! Neyse ne yapacağız, ne edeceğiz diye annemler düşünüyorlar. Bu arada benim piyano gelecek eve , annemler de beni matematikten özel derse gönderiyorlar. Ders yedinci cadde de , halen Maltepe’ de oturuyoruz.
B.A.: Size matematikten özel ders aldırdıklarına göre, demek hala sizden bir müzisyen olmanızı beklemiyorlar?
U.A. : Tabi tabi, hala bu adam müzisyen olsun diye bir olay yok. Bunu da çok beklemiyoruz aslında. Çünkü bunun olması için biraz da ailenin müzikle ilgili olması beklenir genellikle. Ne bileyim hani annesi babası ressam bir adamın çocuklarının da ressam olmasını beklemek gibi bir şey. Böyle bir durum yok. Annem de babam da akademik insanlardır. Babam dekanlık yapmış, annem öğretim üyeliği yapıyor. Hem benim hem abimin daha akademik tipler olması bekleniyor çevreden ve aileden. Ben matematik dersindeyim annem hocamı arıyor, “Umut’un piyanosu geldi, bugün dersi kısa kesin, gelsin”, diyor. Fakat “piyanonun geldiğini söylemeyin” demeyi , söylemeyi unutuyor. Hocada “bugün piyanon gelmiş, dersi kısa kesiyoruz, haydi git piyanonu çal”, diyor . Ben yedinci caddeden Maltepe’ye kadar koşuyorum. Piyanoyu görüyorum ve bayılıyorum. Çünkü gücüm bitiyor, düşün, ortaokul öğrencisisin piyano gelmiş deyip, Yedinci Cadde’ den koşa koşa  Maltepe’ye gidiyorsun. Sporcu falan değilim sonuçta. Evet, bayılıyorum. Neyse ki annem babam tecrübeli, babam eczacıdır, niye öyle olduğumun farkında tabi. Koklatıyorlar bir şeyler bana, ben uyanıyorum. Böyle bir hikaye var. Piyano da gelince ben müzik derslerime daha çok çalışmaya başlıyorum. Sonra işte, güzel sanatlar lisesi açılıyor Ankara’ya. Ben Ankara’ya giren öğrenci grubunun ikinci grubuyum. Yani bizden önce bir sınıf daha vardı diyeyim. Ben liseye giriyorum, bu da bir dönüm noktası aslında, bu olaydan sonra,  bu herif müzisyen olacak herhalde,  denmeye başlanıyor. Deli gibi piyano çalışıyorum vs. vs. Yalnız ben güzel sanatlara girince Elif Hanım diyor ki, bir adamın iki tane piyano hocası olmaz, ben seni bırakıyorum diyor. Sonuçta güzel sanatlar lisesinde de bir piyano hocam oluyor, iyi, peki deniyor, yapacak bir şey yok, ben okulu kazanmışım, kayıt yaptırmışım, ya Elif Hocanın öğrencisi olacaksın, ya da okula gideceksin, ne yapalım dedik, geçmiş olsun, teşekkür ettik, elini öptük, vedalaştık hocayla. Ardından üç yıl dayandım Güzel Sanatlar Lisesine. Hazırlık, lise bir ve lise iki okudum.
   Bu sırada yine hayat beni itmeye başladı. Üst komşumuz olarak, konservatuarda bale bölümünden hoca,  iki kişi taşındı. Gürcü kökenlilerdi, beni kız zannetmişler. Ben sürekli piyano çalıştığım için, annemle karşılaşmışlar bir gün “kızınız ne güzel çalışıyor”,  demişler, konservatuarda mı okuyor? Bolşoy’ da dans etmişler. Balenin top onundaki adamlardan ikisi. Yani Picasso ile resim çalışmış gibi. Annem diyor ki “bir kere o kız değil oğlan, Güzel sanatlar lisesine gidiyor”. Onlar da “bu çocuk çok çalışıyor ve iyi çalıyor bunu biz konservatuara sokalım”,  diyorlar. Burada yine bir geri dönüş yapacağım Elif Hocanın çalışma sistemi, sen programı hazırlarsın bir Bach bir Motzart hazırlarsın onla derse girersin, çalarsın önce, hoca da şurayı doğru çal, burayı bilmem ne yap, sen de hocanın dediğine göre çalarsın, oldu der yeni parça verir sana, elif hoca her şeyi öğretiyordu. Teori, enstrümantasyon öğretirdi, müzik dinletirdi, şimdi hangi enstrüman çalıyor gibi sorularla eğitim verirdi. Sadece piyano çalmaz, müziğin neliği hakkında da bilgi verirdi. Ben hiç duymamıştım şimdiye kadar Radetzky Marşı diye bir marş varmış. Meşhur bir eserdir. Bu eserin bize analizini yaptırdı elif hoca. Analiz deyince de böyle ciddi bir analiz değil. Şimdi yaylılar çalacak, şimdi üflemeliler gibi duyarak yapılan bir analizden bahsediyorum. Teknik bir şey, notasına bakarak yaptığımız bir şey değil. Ama tabi Elif Hocanın çalışma sisteminde, çok iyi öğretene kadar, çocuğu yemek olduğu için, bana bu marşı çok iyi öğretmişti. Şimdi bunlar girecek, şimdi şunlar gibi… Şimdi bunu niye anlatıyorum. 85 ya da 86 yıllarından biri olsa gerek, yeni yıl konserine gittim ben, yeni yıl konserinde de bir gelenek vardır, Radetzky Marşı çalınır mutlaka ve seyircilerden biri sahneye çıkar ve eseri yönetir. Bilal Hoca bu yıl kim yönetmek ister dedi, ben CSO’ ya bir kere bile para verip girmedim. Ayakta kalır ya da boş yerlere otururdum. Biletsiz girilebilen bir yerdi burası. Öyle bir geleneği vardır. Biletin yoksa da konser seyredebilirsin. Bende o gün gitmişim konsere, bir yere oturmuşum, ortaokul yıllarımdayım, kaldırdım elimi ben. Çocuk el kaldırınca tabi şirin gözüküyor, o da görünce beni “gel”, dedi. Sen misin? Ben çıktım sahneye, döndüm seyirciye selam verdim, alkış kıyamet kopuyor. Hoca çubuğu verdi elime, sıkıca tutturdu. Kaldırdı havaya, parapam parapam parapampampamm dedi başladı müzik. Şimdi ben müziği çok iyi biliyorum. Notasını da görmüşüm, ne nerede çalınıyor biliyorum, cayır cayır giriş veriyorum, doğru yerde sayfa çeviriyorum. Müziğin belli yerlerinde seyirci alkışlar, belli yerlerinde susar, arkada seyirci alkışlıyor örneğin, susacağı zaman ben, şşş… filan yapıyorum, sanki kırk yıldır orkestra yönetiyormuş gibi şov da yapıyorum. Millet yerlere yıkılıyor. Alkış kıyamet. Eser bitti, yıkılıyor salon, çünkü çocuksun daha ve CSO’ yu yönetiyorsun. Çok basit bir eser gerçekten. Hele de biliyorsan herkesin yapabileceği bir şey aslında, konserden sonra klasik Umut Asil modeli gittim Güral Hocanın yanına teşekkür edeceğim, dedim “hocam teşekkür ederim, beni davet ettiniz sahneye vs.”,  o da “sen kimsin ya”,  dedi. Hocam dedim böyle böyle ben Elif Hanımla piyano çalışıyorum. “Oğlum sen orkestra şefi ol”, dedi. “Sen biliyorsun bu işleri”. Şimdi tabi bu küçük bir çocuğa denirse, kafanın bir yerine yazılıyor o. Neyse dönelim Medenilerin benle konuşmasına. Bu çocuk piyano bölümüne gidemez, artık yaşı geçmiş, sen üç bölümde okuyabilirsin, kompozisyon, orkestra şefi, şan bölümü ya da müzikoloji bölümü. Ben de soruyorum, orkestra şefliği okumak için ne yapmak gerekiyor?  Kompozisyon okuyacaksın,  diyorlar. Peki diyorum, çok güzel. Bizimkiler soruyorlar, emin misin? Konservatuar bambaşka bir dünya çünki, istiyorum diyorum. Neyse, Muammer Sun diye bir adam vardır. Meşhur bir adamdır, bilinen Türk bestecilerindendir. Muammer Sun da randevu alıyor bizimkiler, hep beraber gidiyoruz. Ben ufak tefek bir şeyler yazmışım bestelemişim kendimce, diyor ki Muammer Hoca, çal oğlum, ben çalıyorum, piyano çal diyor, ben de hali hazırda bildiğim piyano parçalarını çalıyorum. Tamam oğlum dedi, sen bu bölüme girebilirisin ama şu şu şu eksiklerin var.
B.A.: O da siz de bir ışık gördü demek.
U.A.: Evet ama çok eksik var. Şöyle ki; üç yıllık solfej eksiğim var. Hemen bana bir hoca bulunuyor. Yiğit Aydın. O da çok meşhur bir besteci  oldu . Bize geldi, biz de dedik bizim derdimiz bu. Tamam dedi , kendisi de o zamanlar lisans öğrencisiydi. Benim hem güzel sanatlar lisesi devam ediyor hem  Yiğit her gün geliyor.  Sabah okula gidiyorum, beş gibi çıkıyorum, 6 da Yiğit geliyor, 8.30 a kadar çalışıyoruz. Yarım saat yemek yiyorum. Sonra ödevlerimi yapıyorum. Bu 6 ay boyunca devam etti. Bir süre sonra Yiğit bizim evde duş almaya başlamıştı. Onun için yemek siparişleri veriyorduk. Evin bir insanı gibi olmuştu, her gün geliyordu çünkü. Biz sıkı bir dost gibi, aynı  ailenin bir ferdi gibiydik Yiğit ile. 6 ayın sonunda, ben konservatuar sınavına girdim. Birincilikle kazandım. Anlatmam mümkün değil tabi, sınav bitti ve ben okulu kazandığımı öğrendikten sonra, çok ciddi psikolojik bunalıma girdim. Fark ettim ki bir sürü insanla ilişkimi kesmişim. Lise sınıf arkadaşlarımın çoğu beni sevmiyor. Çünkü ben hiç kimseyle ilgilenmiyorum, partilere gitmiyorum, onlarla gezmiyorum, çünkü öyle bir vaktim yok. Neyse diyoruz, o sene sıkı bir tatil yapıyorum ve okul başlıyor. Okul bitince de ayrı bir şaşkınlık yaşadım. 7 yıl boyunca deli danalar gibi çalışıyorsun. Okul bitiyor e ne yapıcağız, diyorsun. Abim,  Boston’da okumaya başlamıştı. Caz kompozisyonu ve film müziği okuyor. Sonra New York’ a taşınıyor, ben de diyorum ki, benim biraz kafamı dinlemem lazım, abimin yanına gidiyorum. 6 ay kadar orada kalıyorum , Türkiye’ ye dönüyorum, festival orkestrasının başına geçiyorum , bu da benim ikinci sınıfta bıraktığım Güzel Sanatlar lisesinin öğrencilerinden kurulmuş bir orkestra, bu orkestranın kuruluş amacı Polonya’da gençler arasında yapılan bir yarışma var, genç orkestralar yarışması, ben bu iş için bu adamları yetiştireceğim. Çalışmaya başlıyoruz ve yarışmada ne kadar ödül varsa hepsini kazanıyoruz. En iyi şu en iyi bu…., yer yerinden oynuyor. Türkiye’ ye dönüyoruz, gazetelere çıkıyoruz. Çok havalı şeyler oluyor, beni bayağı bir haber yapıyorlar. Türkiye’ nin en genç orkestra şefi diye. Hatta bulmacada çıktığım dahi oluyor. O zaman babaannem sağdı, telefon açmıştı, “Umutçum seni bilmecede gördüm,  gazetede”,  dedi. “Ne yapacağımı şaşırdım”,  dedi. ( Umut Asil bana gazeteden kesip, sakladığı bulmacayı gösteriyor). O gazla çalıştık. ODTÜ’ de senfoni orkestrasını başlatıyoruz. 

19.12.09 yeni yıl konseri odtü-prova

Ural Hoca ile tanışıyoruz. Ural Hoca, bir konser amaçlı gittiğimde ODTÜ’ ye,  böyle bir şey yapsak burada da ne güzel olur diyor,  ve başlanıyor, bir günde kuruluyor. 7-8 yıl orada ODTÜ senfoni orada konser yapıyor. Geçen sene bir takım tatsız durumlar yüzünden orkestra dağılıyor. Konuşulacak şey bile değil, dolayısıyla anlatmıyorum. Ve Asil Sanat Akademi hayata geçiyor. Bir cesaretlen hadi bakalım başlıyoruz diyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı standartlarına uygun yer arama süreci var.


B.A.: Burada şimdi hangi enstrümanların dersi veriliyor.
U.A.: Burada enstrüman olarak her türlü enstrümanın dersi veriliyor.


Siz geldiniz “trompet çalmak istiyorum”, dediniz. Biz hemen trompet hocanızı buluyoruz, siz gelip trompet dersine başlıyorsunuz. Resim grubu var. Aşağıda bir de bale salonu var. Dolayısıyla dans da var. Burası müzik, bale ve resim eğitimi verilen bir sanat merkezi aslında.
B.A.: Çocuklarla sanat da var.


U.A.: Tabi. En genç öğrenci  2, en yaşlı öğrenci  68 yaşında. Davula gelen 68 yaşında öğrencimiz var. Güzel ve keyifli bir mekan olması için elimizden geleni yaptık. Ne olursa olsun sanat eğitimi vermek zor bir iş. Siz bu iş için şu kadar zaman çalışmanız gerekir dersiniz ama o kişi hiç o kadar çalışmaz. Buraya gelen insanlar yavaş yavaş bunu anlıyorlar. Hem çok emek vermek lazım burada hem de iyi bir eğitim almak gerekiyor. Efe Hoca çok başarılı bir desen öğretmenidir.

Efe Us

Ayşegül Hoca da boya dersleri veriyor ve çocuklarla sanat derslerine giriyor ve Ayşegül Hoca da çocuklardan daha çocuk olabilen birisidir.

Ayşegül Bakır

Benimde piyano derslerim var. Güzel Sanatların, konservatuvarların müzik bölümü öğretmenliği sınavlarına öğrenci yetiştiriyorum.

Umut Asil öğrencisi ile.

Keman dersine devlet opera baleden hoca gelir. Kendini kanıtlamamış adamı burada pek görmeyiz çalışan olarak. Buranın parıl parıl parlamasına da bu sebep olur.
B.A.: Bir de burada çok çok iyi bir sergi oldu. Biraz ondan bahsetsek.

                                                                                                                           
                              

U.A.: Evet çok iyi bir sergi oldu. Türkiye’de çok olmayan bir şeydi. Gravür sergileri açılmadı mı daha önce, açıldı ama hep belli konular üzerine, mimari ya da oryantalizm üzerine açıldı ve daha çok İstanbul’ dur bu işin yeri. Ankara’ da Bilkent’ te , ben bir gravür sergisi gezmiştim. Orada da oryantalist işlerin olduğu bir sergi vardı. Şu an Akademi’ de öyle bir durum var ki, 120 tane eser sergileniyor. Gürbüzler Ailesi’ ne ait bir koleksiyon bu, Türkiye’ nin en büyük koleksiyonlarından birine sahipler. Onların koleksiyonundan seçme 120 eser var burada. Çok uzun uğraşlar üzerine seçtik bu eserleri. Ve düzenlemesine de serginin çok uğraştık. Piyano sınıfına piyanistlerle ilgili, bale sınıfına dansçılarla ilgili baskıları yerleştirdik. Buranın havasını da çok değiştirdi bu. Veliler genellikle anneler olur, onlar getirir çocuklarını, bekleme odasında 1750-1800 yılları arasında basılmış Paris ve Londra modası gravürleri var.                                     
                                                                                                                                                                                                                

B.A.: Aşağıda bir Rembrandt  gördüm bende.
U:A.: Sadece Rembranth değil, Michelangelo da var. Turner , prooflu işler var. Ressamın elinin değdiği baskılar var. iki çeşit gravür var genel olarak after ve before adam yaşarken ve öldükten sonra olanlar. Sanatçıların yaşarken olan gravürleri var. Gravür sanatı anlamında akla ziyan, el boyaması gravürler var. Biri bu sergiye geldiği ve çıktığı zaman, çoğu zaman ben anlatıyorum sergiyi, gravür hakkında kafasında pek çok şey oluşuyor. Ağaç baskı, taş baskı nedir gibi…  buranın sahibi olarak ben de pek çok şey öğrenmiş oldum bu konuda.

                                                    

B:A.: Sergi ne zaman kadar devam edecek?
U:A.:Aslında son zamanlarını yaşıyor.



B.A.: Yeni bir sergi geliyor mu?
U.A.: Evet bir empresyonist gravür sergisi olabilir. Ya da Alman ressamların yada işte İtalyan ressamların gravürleri gibi ayrı ayrı zamanlarda sergilenmeler yapabiliriz.
Ve birlikte sergiyi geziyoruz.

Umut Asil ve ben Asil Sanat Akademisi'nin önünde.


                                                                               Başak Acar / Ankara / 2014


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme