11 Temmuz 2014 Cuma

Gözde Çöklü ile...

Gözde Çöklü
                                                         

Başak Acar: Ben de eski bir röportajcı değilim. Belki de durup durup o yüzden hep aynı şeyi sorarak başlıyorum. Ama az kişiyle de almış olsam röportaj, şöyle bir sonuca vardım diyebilirim. İnsanlara nasıl sanata başladınız dediğimde ya hayat öyle akıp gitti, öyle oluverdi diyorlar, ya da ben çok küçükken bile bu kararı vermiştim diyorlar. İstersen sen bize nasıl sanatla tanıştın, akışa mı bıraktın kendini, karar mı verdin bu işe,bundan bahset biraz, bunu merak ediyorum.

Gözde Çöklü: Akışa bırakmadım. Karar vererek yaptığım bir şey. Ama profosyonel olarak iki yıldır bu işin içindeyim. Ondan öncesinde de hep vardı hayatımda resim. Ailemden de gelen bir şey bu. Sonra bundan üç yıl önce hayatımı değiştirmeye karar verdim ve elimde olan en somut ve kendimi gerçekleştirebildiğim beni mutlu eden yani direk kendimle alakalı, toplumsal her şeyden bağımsız sanat vardı. Ya da elimle yaptığım bir şeyler…  Güzel Sanatlara girmeye karar verdim o yüzden ve daha önce de bölümüm Fransız edebiyatıydı bu da çok sanattan kopuk alakasız bir bölüm değildi ama plastik olarak bu işle ilgilenmeye karar verdiğim için Güzel Sanatlarda yüksek lisans yapmaya başladım. Sonra olaylar gelişti ve hiç ummadığım bir yere doğru gitti. Oldukça ilerledim ve biraz depresif ve kötü bir dönemden çıkmak için biraz daha kendimi var etmek için bir şey yapıyorum demek için başlamıştım, işler ciddiye binince daha fazla üzerine düşünmeye daha fazla okumaya daha fazla merak etmeye başlayınca baktım ki, iyiymiş bu sanat. 
Sonra yapabildiğimi, başarabildiğimi gördüm. Bazen insanlardan bir şeyler duymaya ihtiyacınız olur, işte ben de öyle bir zamandaydım. Yetenekli olduğum ve yaratıcı olduğum söylendi. Bunu duymaya ihtiyacım vardı. Artık yok. Bunu biliyorum çünkü. Bunun da şevkiyle devam ettim. Peşinde olduğum yere geldim, hala daha yolun çok başındayım ama. Bu şekilde başladım.
B.A.: Senin kolajlarını gördüm. 


Sanki şöyle gibi geldi bana, bir kolaj macerası başlamış, sonra o birden sanki bir heykele dönüşmüş. Bilmiyorum sen belki ayırmıyorsun yolunu, resim ya da heykel diye.


G.Ç.: Hayır.
B.A.:  Bir boya deneyimi gibi değil sonuçta bunlar. Belki ne denebilir bir yandan asamblaj.
G.Ç.: Evet asamblaj da denebilir, şöyle toparlayayım. Olay sadece malzemeyle alakalı bir şey. O an bulduğum ya da kırtasiye de gördüğüm ve ya resim yapmak için kullanılan ne malzeme varsa onlarla oynamak, neyi nasıl dönüştürebilirim, neyden ne çıkartabilirim. Kafamda belirli bir fikir var tabi. Bu fikir doğrultusunda plastik olarak bunu nasıl daha güzel ifade edebilirim ya da ortaya çıkan şey kendine baktırıyor mu gibi kaygılarla böyle bir şeye yöneldim ama en çok hoşuma giden malzeme kağıt, kolaj yaptığım kağıt. Yine bu 3 boyuta döndürdüğüm son işlerimde de yine aynı şekilde kağıt kullandım, farklı şeyler de var ama. Kağıdın potansiyelini keşfetmek istiyorum aslında, kağıttaki potansiyeli merak ettiğim için onu kullanıyorum. Bunların 3 boyuta geçmesinin sebebi direk olarak insanla alakalı bir konu aslında. Yüksek lisansta olduğum için bir tez yazmam gerekiyordu. Hani derler ya hep bir problem yaratın ve bu problemi çözün, ben de bu söylenen şeyi şöyle okuyorum, duyguların bir şekilde ekonomik olduğunu biliyoruz. Herkes aşağı yukarı farklı şiddetlerde de olsa aynı şeyleri hissediyorlar, hangi olay olursa olsun, ölüm, doğum ya da işte bir eylemin olması, ortalığın karışması da olabilir. Burada insan dair bir şeyler var. Bir takım bir duygular var… benim de kafamdaki problemim bu aslında, yani çözmeye çalıştığım şey aslında kendimim, olaya oldukça hümanist yaklaşıyorum. Kendimle alakalı problemleri çözebilirsem ya da ifade edebilirsem, bütün insanlığın da problemlerini aynı şekilde çözebiliceğime inanıyorum biraz, bu benim Fransız edebiyatından gelme Hümanizmayı okudum işte Monteigne'nin hümanizmasına benzeyen bir şey onu çok severim. Çünkü o da sadece bir tek denemelerini yazmış ve sadece bir eve kapanıp kendini anlatmış ve anlattığı şey kendisi ancak tüm insanlığı anlatmış. Bu fikir her zaman bana çok cazip geldi. Benimde kafamdaki problemim bu oldu. O yüzden de kullandığım malzemenin bir önemi kalmıyor. Ama en son boyutlandırılmış işlere gelince orada tezimle alakalı olarak bir insan figürü ya da insan ait bir parça kullanmak istedim. O da insan kafatası oldu. O yüzden onlar öyle boyutlandılar aslında. İlk başta bunları boyutlandırayım diye bir şey yoktu. 


B.A.:  Sürpriz oldu.
G.Ç.: Sürpriz oldu. Heykeli de çok seviyorum. Heykel ya da resim ayırt etmiyorum. İllustrasyon da yapıyorum. İnsan yüzü kalıbı alıyım sonra bunun üzerinde oynayayım diye düşündüm. Tezimde birazcık insana dair, insan merkezli bir yaklaşımım var, insan merkezli derken insan sevgisi ve bilgisi ile alakalı bir durum aslında bu. 


B.A.: Gelelim “Kadın Cinayetleri” isimli çalışmalarına, bunlar senin son dönem çalışmalarındı anladığım kadarıyla, bu seri nasıl oluştu?
G.Ç.: Benim bunu yapma sebebim, biraz sarkastik bir insanımdır ben. İnsanların fiziksel özellikleri ya da kutsal buldukları şeyler haricinde her şey üzerine bir sarcasm yapabilirim. Bu benim çok hoşuma gider, mizacım böyle. Kadın cinayetlerine de gelince, bu başlığı görünce, sanki hep kadınlar erkekleri öldürmüş gibi bir izlenim yaratıyordu ben de, kadın cinayetleri deyince sanki kadınlar birini öldürmüş gibi imgeler canlanıyordu kafamda. Bir de genel olarak kadın olduğum için tabi, erkeklere inceden bir… nasıl desem ki buna?
B.A.: Gıcık mı?
G.Ç.: Gıcıklık da demiyim de, biraz böyle, onlarda bir sorun olduğunu düşünüyorum, bir defo olduğunu düşünüyorum. Bu sadece kadın olduğum ve yaşımdan dolayı, hissettiğim için, gözlemlerinden dolayı, erkeklerde, kadınlarda olan, ama onlarda olmayan bir eksiklik hissediyorum. O yüzden bunlara anlatamıyorum derdimi, söyleyemiyorum ikili ilişkilerde, bu yüzden içten içe bir hınç duyuyorum. Bir hıncım var yani. Kendimin de neden olduğunu bilmediğim, bu bir erkek bana kötü bir şey yaptı ve bu yüzden ben de onlardan nefret ediyorum gibi bir duygu-düşünce değil. Kadın cinayetleri, kadınlar öldürülüyor, neden kadınların erkekleri öldürdüğü bir seri yapmayayım dedim. Tam o sırada da bilgisayar, illüstrasyon, tablet mevzularına gireyim dedim. 


O sırada yeni bir tablet edindim, sonra çizmeye başladım. Hepsini yapmam bir gün sürdü. Yani tanesi bir gün. İlk önce cinayetin ne olacağına karar veriyorum, sonra çizmeye başlıyorum, boyamaya başlıyorum. Bu şekilde böyle bir seri oluştu. Ama buna ara verdim, çünkü artık tezimle ilgilenmeliydim. Yine de kendimi durduramadım, köylü kadınlarla ilgili başka bir seriye başladım, köylü kadınları kullanıyorum, çünkü en çok aslında işin ceremesini onlar çekiyor gibi. 


B.A.: Feminist misin?
G.Ç.: Hayır değilim, çok kişisel ve bütün kadınların da kendi içlerinde beslediği bir duygu var. Erkeklerde eksik olan bir şey var, onu biliyoruz ama ne olduğunu tutturamıyoruz. Yani eksiklik de değil aslında, onlar öyle. Farklı, bu farklılık da bir şekilde hırs mı diyeyim, onu değiştirmeye çalışmak mı bilmiyorum, ben de tam olarak onu çözebilmiş değilim, işte bu hislerle ortaya çıkmış işler bunlar.
B.A.: Normal hayatında nefret ediyor musun sevgililerinden?
G.Ç.: Hayır, hayır. 
B.A.: Bir Caravaggio çıkmayacak yani bu topraklardan.
G.Ç.: Sarcasm ve dalga geçmekse, psikolojik olarak şiddet uyguluyor olabilirim. Zaten çok güzçsüzüm, on kaplan gücünde olsam evet. On tanesini kafa kafaya vurdururum belki ama… (hep birlikte gülüyoruz. )
B.A.: Şimdi bir melezlik yaratmışsın. Fransız dili dedin, resim dedin, başka okumalar da yapmışsın. Yaptığın işlerin geleceği için ne düşünüyorsun? Bu işlerinini tutturabilitesi nedir, çok yokuş yukarı bir yolda gittiğini düşünüyorum. Sen şimdi bir boya resmi yapsan, yine bir derece diyeceğim.
G.Ç.: Yani piyasa değeri gibi bir şeyden mi bahsediyorsun?
B.A.: Evet.
G.Ç.: Esas niyetim hiçbir zaman bu işten para kazanmak olmadı. İşlerim satılsa, satılsın isterim tabi ama satmak da istemem, mecbur kaldığım için satarım. Sonuçta  bu işi yapıyorum. Ama meta değeri olarak sanat yapılır mı diye düşünüyorum ve onun da her hangi bir resim türünden hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum. Bir boya resmi ya da her hangi bir resme indirmeyelim, satılan çok güzel işler de var. Alıcısının onu gerçekten bir sanat nesnesi olarak kabul edip aldığı çok güzel işler de var ama yani ben kendi adıma bu işten para kazanmadığım için rahatım, özgürüm. Zaten normalde özgürlüğüme çok düşkün birisiyim, cesur birisiyim ve işlerimde de bunun okunmasını istiyorum. Hem duyarlılık hem cesaret hem de çok çalışmanın okunmasını istiyorum. Yokuş yukarı da gitsem ben buyum ve yapmak istediğim işlerde de hissiyat bu olacak. Bütün sanat nesneleri böyle olmalı. Kişisel de olabilir, toplumsal bir yöne de gidebilir. O cesaret, duyarlılık ve çok çalışmayı ben kendim de ,izleyici olarak baktığımda görmek isterim. Bir de güzel sanatlardan gelmediğim için, başkalarını bazı şeyler kısıtlayabiliyor. Perspektifi kafaya takıyorlar, rengi kafaya takıyorlar. Bu aslında içten gelen bir şeydir. Renklerin nasıl kullanılabileceğini sen zaten bilirsin bunun öğretilebilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. O yüzden de bu kadar cesur davranabiliyorum. Belki güzel sanatlar daha önce okumuş olsaydım, o cendereler, kalıpların içerisine sıkışmışlıklar, biraz alaylı olduğum için, şanslıyım. Yokuş yukarı gitmek de, hiç kendimi böyle tanımlamamıştım şimdiye kadar. Meta olarak görmedim yaptığım işleri, birisi satın almak istediği zaman şaşırıyorum. Acaba ne kadar fiyat biçsem? Ne kadar olur ki bu? Al istersen senin olsun gibi bir durumdayım şu anda.
B.A.: Peki sergi açma fikrine nasıl bakıyorsun?
G.Ç: Bu işin içinde çok yeniyim, 3 yıldır yüksek lisans yapıyorum ama aslında 2 yıldır ilgileniyorum piyasasıyla. Kişisel sergi açmadım, açmayı düşünüyorum ama çoğu zaman şöyle bir şey de geliyor başıma, karma sergiler oluyor, oraya beni almıyorlar.
B.A.: Niye?
G:Ç.: Çünkü, bunu bir iki kişiden duydum, bizim işlerimizi gölgede bırakır senin işlerin diyorlar, rekabetten dolayı. Buna üzülmeli miyim, sevinmeli miyim bilemiyorum. Biraz da birlikte birileriyle bir şeyler yapmanın da derdindeyim. O yüzden bu sergi işlerine bakamıyorum. Katıldığım karma sergiler de sanata değer veren insanların sergileri oldu. Bunun haricinde çoğu sergiyi de beğenmiyorum iyi ki burada değilimişim diyorum genel olarak da benim için değil bu sergiler. Dışarı çıkma, dört duvar arasında kal, sana sadece malzeme versinler, gece gündüz orada çalış. Sen ilhamını her türlü alabilirsin. Bu sergiler izleyici için. Bu işle uğraşmayan insanlar için. O insanlara beklirli bir farkındalık yaratabilmek için. O farkındalık da insan sevgisiyle, insan bilgisiyle ya da doğayla, renklerle, bakıp da görmekle alakalı bir farkındalık olduğu için benim sergi hakkında ne düşündüğümün pek bir önemi yok. 


B.A.: Bu akşam masada Erdal Demir’de oturuyor, Erdalcım sen bir soru sormak ister misin bu röportaj için Gözde’ye?
E.D.: Malzeme tercihi ile alakalı olarak şunu demiştin, pat olma, pop olma…
G.Ç.: Patlama?
E.D.: Gel-geç. Malzeme tercihinde de gelgeç olduğunu, az öncede söylemiştin, meta olarak görmediğimden, oyun oynuyorum, yapıyorum ama profesyonel bir oyun oynuyorum. Ama alt metinde bunu da bir yere bağlıyorsun. Tezinde geçen yerlerde Arta diyaloglara bağlıyorsun. Bu malzeme açılabiliyor, kağıtla sınırlı olmayabilir ama aynı etkiyi başka malzeme ile yakalayabilir miyim?
G.Ç.: Birazcık çağın tiniyle de alakalı. İlham aldığım şey bütün bir dünya. Çevremde olup bitenler. O yüzden Baudrillard’ın çok güzel bir denemesi var, hepimiz transeksüeliz diye. Orada "Look"tan bahsediyor, bir bakıştan bahsediyor. Bir şeyin güzel, çirkin, nasıl olduğu artık  önemli değil, önemli olan ona bakılması. Ona bakıldığı zaman dönüp tekrar bakabilmen, çağın tinini böyle anlatıyor. Ben de ister istemez yaptığım şeylerde bunu görüyorum. Bu bilinçli  olarak yaptığım bir şey değil, ama şu zamanda yaşamaktan çok hoşlanıyorum. Bazı insanlar vardır, 40’ları çok sever. Keşke ben o zamanda yaşasaydım der. 20’ler der…. Ben onların bitmiş olduğuna değil de, üst üste konup, şu anı yarattığına inanıyorum, ki öyle zaten. Şu zamanda biri bana bak dedirtiyorsa, o zaman ben bunla mücadele edip tutup da 50’lerin estetik anlayışıyla değil de şu zamanın ruhuna uygun şeyler yapsam, bu daha akla yatkın geliyor. Zaten böyle çıkıyor yaptığım şeylerde, bilinçli değil, kendinden böyle geliyor. Her şey çok hızlı akıyor, çok hızlı gelişiyor. Bir bakıyorsun dün, yarın çok farklı, her şey çok değişmiş. O yüzden dediğin gibi, malzemenin gelip geçiciliğini de buna bağlayabiliriz aslında. Hepsi yok olup, kağıt olup gidecek nasıl olsa. Ya da boya da yapsam, heykel de yapsam, yok olacak. Ha 500 yıl dayanmış ha 3 gün dayanmış hiç farkı yok. Önemli olan birileri baktı ve etkilendi mi? Çünkü çağın tini bunu söylüyor, bak bak geç, yap yap geç. Zaten artık mükemmel bir boya resmi de yapmış olsam, kimse ona dönüp bir daha bakmayacak. Artık geçti, modern dönem öldü. Hala daha onların işlerine bakıyoruz. Artık dönemin yaşantısıyla ilgili bir şeye dönüştüğü için mevzu, önünde ne varsa ona yönelmek. Sanatı da bunun için sadece bir aracı olarak kullanmak, kendini de sanatını yaparken bir süzgeç olarak kullanmak mesele.
E.D.: O zaman ben bir şey daha sorayım
G.Ç.: Sen iyi soruyorsun, sor. ( ben dışlandım )
E.D.: Tezini de bildiğim için, seni burada birazcık sıkıştırmak ve burada nedir ne değildiri biraz daha dinlemek istediğimden ötürü söylüyorum. Kolajlarının birisinde mask var ve Başakın da söylediği, işte mask o kolajlardan çıkıp heykelimsi bir havaya da gidiyor. Başka bir kolajında da, sadece kolaj olarak, imge olarak şey var, Tatlin’in 3. Enternasyonel Anıtı var. Mask neye denk geliyor. İmge olarak, anlatım olarak, ifade olarak, oradan ne konuşabiliyoruz. Tatlin’in Enternasyonalinin kolaja girmesi nedir? Bu sadece bir plastik etki değildir diye düşünüyorum. Bunlar tam olarak nelerdir?
G.Ç.: Şimdi…  Bir tez yazdım.(bu tez blog arşivimizde bulunmaktadır."Yaşasın Yüce İnşa") Benden bir eser raporu yazmamı istediler daha doğrusu. Ben de bunun üzerine bayağı bir düşündüm. Bayağı bir okuma yaptım. Geldiğim bölümle alakalı, edebiyatla alakalı. Hem kafaya taktığım insana dair ne varsa onla alakalı ve hem de sanatla da alakalı, eklektik bir şey yapmak istedim. Bunu yaparken de biçim olarak kurgu yapmak istedim, danışmanım da sağ olsun kabul etti. Bir kurgu hazırladım. 19-20’li yaşlarımdaydım sanırım, ilk ütopya okumaya başladığımda. Ursula  K. Le Guin, George Orwell okudum. Bu insanların yarattığı gerçeklik dışı diyeyim, gerçekliğe yakın ama, tam olarak gerçekliği yasıtmayan.
B.A.: Kara ütopya.
G.Ç.: Evet. Bir takım tespitleri olduğunu gördüm hayata dair. Ben de aynı şeyi yapmalıyım diye düşündüm. O zamanlar bunlardan çok etkilenmiştim ve hayatın gerçekliklerini de böyle kavramıştım. George Orwell Big Brother Watching you’dan tutta  işte Houxley insanlar artık üretiliyor gibi. Ya da Mülksüzler Ursula  K. Le Guin, anarşist toplum neye sirayet eder gibi. Daha sonra aklım başıma geldiğinde ve tezimi de yazarken bu ütopya kısmını  da sokmak istedim ve edebiyat kısmı orada başlıyor. Sanatla ilgili olan kısmı da bir sanat hareketini kullanmak istedim. Toplumsal olarak konstrüktivizm uygun oldu. Ben sanki konstrüktivizm gerçekleşmiş gibi, sanki bu Rodçenko’nun , Tatlin’in  amaçları gerçekleşmiş gibi bir ütopya yazdım. Bu hikaye içerisinde Rodçenko ve Tatlin de konuşuyor. Onların birinci ağızdan söylediği şeyler de var. Aynı zamanda da benim sanata dair, ya da bu işin nereye gittiğine dair, önceden neymiş ne olmuş gibi değil de, hala güncelliğini koruyan fikir olarak onun hep var olması gerektiğiyle alakalı, en baştan mağara resmi vardı ve kaçınılmazdı bu. Milyarlarca olasılıktan bir tanesi gerçekleşti ve bu oldu. Bunun ilk insana da olduğu üzere son insanda da olabileceği üzerine bir düşüncem var. Bunu anlatmaya çalıştım.
E.D.: Senin mağara benzetmenle alakalı olarak Hawkins aklıma geldi, bu gün de aynı şey devam ediyor. Bu gün “homo sapiens sapiens" için "bizler geleceğin neandertalleriyiz.” Tam da senin bu dediğini Hawkins başka bir yerden söylüyor.
B.A.: Gelecekteki ilkel?
E.D.: Değil?
B.A.: Gelecekteki neandertal?Masklarda ben de bu hissi yakalamıştım.
G.Ç.: Kol ya da  bacak da kullanabilirdim, konu insandı ama kafatası kullandım. Çünkü potansiyel olarak beyin de kafa tasında ve bize her şeyi yaptıran da o ve hata potansiyelinin ne olduğunu da bilmiyoruz.
B.A.: Portre yapan birine neden el yapmıyorsun gibi oluyor tabi neden kafatası.
G.Ç.: Kafatası olunca öyle ama mask. Maskeyi taktığınızda herhangi birisi görünür,ardında siz olmazsınız. Hikayemde sisteme uyum sağlamış birisini anlattım. Herkes de olabilir, hiç kimse de olabilir. Tatlin kulesi de bir maket, gerçekleştirilmemiş, anıt olsun diye yapılmış. Tatlin farklı bir anıt anlayışı yapmak istemiş, dönen, hareket eden, radyo aracılığı ile insanlara ulaşabilen, hem kendi içinde mühendisliğe ya da o makine estetiğine gönderme,  Tatlin kulesini kolajımda kullanmak istemem de yönetimle alakalıydı. Bir övgü, yok edilmiş ve bir sürü insana da ilham vermiş, yeniden yapılmış maketleri.Bana da ilham verdi.



                                                                                                Başak Acar / 11.07.2014 / Ankara

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme