7 Haziran 2014 Cumartesi

Zihin Resmine Dair Araştırmalarım

   Beethoven'in son eseri olan 9. senfoniyi tamamen sağırken yaptığına dikkat çeken Prof. Dr. Kuday, "Beethoven bu eseri ölümünden 3 yıl kadar önce tamamen sağırken bestelemiş ve dolayısıyla icrasını hiç bir zaman duyamamıştır. Çünkü müzik beyindedir. Duymasına gerek yoktur" ifadesini kullandı.
Zihin resmi
  Sanat yapıtı, insanların bilinçleri üzerinde bir etki uyandırsın diye yapılır ve salt bu algılama edimi içinde bir sanat yapıtı kendisini sanatsal bir değer olarak ortaya koyabilir.1
  Kapital’de şöyle yazar Marx:”… bir arı, ördüğü petekle, bir çok yapı ustasını geride bırakır. Ama, en başından, en kötü yapı ustasını en iyi arıdan ayıran şey, peteği daha örmeden önce onu kafasında tasarım halinde, yani, düşünce olarak oluşturur.”
  Bütün sanat tarihi, her sanatçının kendi yaptığı işte, yani sanatta ne gibi bir “bilinçli amaç” taşıdığına ilişkin belirli bir tasarımı olduğunu bizlere göstermiştir. Sanatçı da her zaman bunları dile getirmeye ve formülleştirmeye çalışır; örneğin, Leonardo da Vinci ile Hogarth’ın, Balzac ile Lev Tolstoy’un özel bilimsel çalışmaları ile yazılarında, ya da Poussin ile Vincent van Gogh’un, Çaykovski ile Çehov’un mektupları ile özel konuşmalarında olduğu gibi.2

  Geçmişe yine bakacak olursak, sanat tarihinde zihin,düşünce daha önceleri de önemsenmiştir. Ancak sadece buna zihin sanatı ya da zihin resmi gibi bir isim gelmemiştir. Ancak bu pek çok isimlendirme için geçerlidir. Örneğin gerçeküstü etkiler gerçeküstücülükten önce de görülse de, tam manasıyla gerçeküstücüler tarafından bir düzleme oturtulmuştur. Tabi ki hiçbir şey birden olmaz. Etkileri geçmişe dayanır. Bu anlamda geçmişe bakarsak, Marcel Duchamp’la birlikte hazır-yapıt sanata dahil olmuş ve  geleneksel estetik anlayış değişmeye başlamıştır. 

                                                 Marcel Duchamp, Metal Tekerlek,Boyalı Tabure, 129x 63.5x41.9 cm. ,1951

  Sol LeWıtt “Kavramsal Sanat Üzerine Tümceler” adlı 1980 tarihli çalışmasında; “Düşünceler sanat yapıtı olabilir”; der.
  Kosuth  “Sanatcı olmak, sanatın doğasına sorular sormaktır” demiştir.
  Görüyoruz ki pek çok kez zihin, sanat yapıtında önemini açığa çıkarmıştır.
  Bugüne kadar olanlardan zihin resminin farkı nedir diye soracak olursak, fark zihin resminin resim yapma ya da yapmama gibi bir önkoşulu olmamasıdır. Estetikle sanatı ayıran bir yerde durmamasıdır. Zihnin sanata dahil olması için resmin tamamen kalkmasına ve ya estetikten ayrılmasına kesin bir ihtiyaç görmez. Bir resim, resim üzerine düşünebilir. Bir resim sanat üzerine düşünebilir. Ya da bir sanat yapıtı sanat üzerine düşünebilir estetik ve biçimden kopmadan. Gidip gidebileceği son yer kopmak olsa bile.
  İşte bu düşüncelerle yapmış olduğum zihin resmi videom ilk denememdi diyebilirim. Daha önce bunu okulda arkadaşlarım ve hocamın yanında denemiştim ama kaydı olmamıştı. Sonra tekrar bir video olarak yaptım. Bu videoda daha önce yapmış olduğum bir resmi yakarken zihin resminden bahsediyorum. Aşağıda videoda geçen konuşmam verilmiştir.

                                Başak Acar, Zihin Resmi videosundan kesit , 2.53 

ZİHİN RESMİ

  Pek çok şey onları kaybettiğimiz zaman daha ilginç hale gelir. Sanatsal imge görünüp görünmeme üzerine dayalı mıdır? Resim düz bir yüzeye mi yapılır. Bu videoda şimdi bu konular üzerine düşüneceğiz.
   Gazetecilerin amacı olanı anlatmaksa, sanatçının amacı da anlamaktır. Şimdi size resmi anlamaya uğraşan bir zihin resmi yapacağım.

  Bazı yörelerde saka kuşu denen bir kuş varmış, daha iyi ötsün diye gözlerini oyarlarmış; Picasso da der ki “keşke ressamların da gözlerini oysak”. Picasso bunu belli ki sadistliğinden değil, görünenin ardındaki görünmeyene dikkat çekmek istediği için söylüyor.

  Resmin pek çok çeşidi var: boya, kolaj, baskı gibi. Zihin resmi de resmin bir çeşidi.

  Resmin düz bir yüzeye yapıldığı büyük bir yanılgı. Tuvalin de, boyanın da hacmi var. Dünyanın yuvarlak olması nedeniyle biz aslında hiçbir şeyi düz görmediğimiz halde, düz olduğunu varsayarız. Çok uzun bir yol yürüdüğümüzde dümdüz bir yol yürüdüğümüzü sanırız. Oysa yürüdüğümüz yol eğimlidir. Pek çok yağlı boya tablonun da zamanla çatladığını görmüşüzdür...

  Yapacağımız resimler ise önce zihnimizde canlanır ya da dışarıda görmüş olduklarımız zihnimizde toparlanıp resim haline gelir. Peki, zihnimiz düz müdür?

  Sinaps bağlantıları, kortikal çekirdek, nöronlar, Striyat korteks ve peristriyat korteks ile görme korteksi hiç de düz yüzeyler değildirler. Görme sisteminin örgütlenmesi ve işlevi beyin korteksinin mimarisiyle ilişkilidir. Ancak görme korteksinde ve pre-kortikal işlemler sırasında bedensel-duyusal sistemde olduğundan daha fazla şey gerçekleşir.

  Bellek de düz değildir. Aynı hayat gibi akar. Mona Lisa bugün, yeniden, çalınsa ve onu bir daha görmesek, biz onu yine de bir resim olarak hatırlarız. (uhrevi bir boyut değildir zihin resmi, çünkü zihin dediğimiz yer beyne ve algılarımıza bağlı olarak çalışan bir yerdir.)

  Çizgi, benek, ritim, armoni, biçim, uyum, uyumsuzluk, espas, azlık çokluk ilişkisi, renk, duyarlılık, kontrast… İşte, bunların hepsine kompozisyon denir. Biz bunların hepsini resmin şaşmaz değerleri olduğunu sanarız; oysa boş bir tuval bile iyi sunulmuşsa espasa sahip olabilir. Fontana gibi…

  İşte, bu resim de (benim resmim de) yakıldıktan sonra bile hâlâ bir resimdir. Onu daha önce gördük; yanıp kül olması onu artık sadece bir zihin resmi haline getirdi.


  Burada Ludwig Wittgenstaein’dan söz etmeden geçmek olmaz. Tractatus Logico-Phlosophicus kitabının önsözünde şöyle yazar;
  “Bu kitabı belki de bir tek, içinde dile gelen düşünceleri—ya da benzer düşünceleri—kendisi de zaten bir kez düşünmüş birisi anlayacak.—Bir öğretici kitap değil, böylece. Anlayarak okuyan tek bir kişiye zevk verebilirse, amacına ulaşmış olacak.
  Kitap felsefe sorunlarını ele alıyor ve—sanıyorum—gösteriyor ki, bu sorunların soru olarak ortaya çıkmaları, dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayanır. Kitabın bütün anlamı, şuna benzer bir sözde toplanabilir : Söylenebilir ne varsa, açık söylenebilir ; üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.
  Kitap böylece, düşünmeye bir sınır çizmek istiyor, ya da, daha çok—düşünmeye değil, düşüncelerin dile getirilişine : Çünkü düşünmeye bir sınır çizmek için, bu sınırın iki yanını da düşünebilmemiz gerekirdi (yani düşünülmeye elvermeyeni düşünebilmemiz gerekirdi).
  Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da, düpedüz saçma olacaktır.” —Ludwig Wittgenstein.3
  İşte tam da zihin sanatı bu noktada var oluyor. Üzerine tırmandıktan sonra merdiveni yıkmaktır. Son basamakta. Zihin sanatı, basılan merdiven basamaklarıdır. Elbette bastıktan sonra devirip yıkması gerekir izleyicinin. O zaman üzerine konuşulamayan üzerine susabiliriz. Ve bu noktaya gelirken biçimin ve estetiğin olması ya da olmaması bir şeyi değiştirmez. Biçimin soyut ya da somut olması da fark etmez.
  Bunu ikinci zihin resmimde oldukça net görmekteyiz.

     ( beyaz ) kare bir zihin resmidir. İsmi " Mavi kare, turuncu dikdörtgen". Başak Acar, 2013

  Peki zihin ve beyin aynı şeyler midir? Neden beyin resmi demiyorum? Peki zihin hallerinin oluşturduğu bu zihin dediğimiz şey nedir?  Beden, özellikle de beyin ile zihin dediğimiz şeyin ne gibi bir ilişkisi var? Bunlar belki de felsefenin ve ya nörolojinin konularıdır. Bu problemle uğraşan felsefe dalı “zihin felsefesi”dir.Tabi ki ben burada ne bir filozof ne bir nörobilimciyim. Ressam heykeltraşım ve buradan bu konuya bakmaya, araştırmaya çabalıyorum. Ve bunu aktarmayı deniyorum resimlerime. Bu aktarış resimlerine de zihin resmi diyorum.
 Descartes'ın zihin-beden ayrımına dayalı düalizmi uzun zamandır geçersiz, ancak tartışmalar bitmedi. Henüz bilincin ne olduğuna dair yeterli bir kuramımız yok. Churchland, kitabında tözcü düalizmleri birer birer analiz ettikten sonra, zihin-beden sorununu materyalist açıdan ele alır ve farklı materyalizmlerin konuya yaklaşımını özetler. Mantıksal pozitivistlerden, çağdaş zihin felsefecilerine ulaşan uzun yolda, materyalizmin zihin problemine getirdiği çözümleri analiz eder.

  Descartes'ın zihin-beden ayrımına dayalı düalizmi uzun zamandır geçersiz, ancak tartışmalar bitmedi. Henüz bilincin ne olduğuna dair yeterli bir kuramımız yok. Churchland, kitabında tözcü düalizmleri birer birer analiz ettikten sonra, zihin-beden sorununu materyalist açıdan ele alır ve farklı materyalizmlerin konuya yaklaşımını özetler. Mantıksal pozitivistlerden, çağdaş zihin felsefecilerine ulaşan uzun yolda, materyalizmin zihin problemine getirdiği çözümleri analiz eder.
 Günümüzün en ünlü materyalist felsefecilerinden olan Paul M. Churchland'ın Madde ve Bilinç Kitabından alıntılarla biraz daha bu konuda derinleşebiliriz. Paul M. Churchland'ın bu kitabı Princeton Üniversitesi'nde verdiği derslerin notlarından derlenmiştir. Zihin felsefesine yeni başlayanlar için yazılan Madde ve Bilinç, kapsamlı bir özet ve kaynak kitaptır.
  “İç gözlem, sinir ağındaki elektrokimyasal uyarımların yer aldığı bir alana değil, düşüncelerin, duyumların ve duyguların yer aldığı bir alanı açığa çıkarır. İç gözlemde ortaya çıktıkları haliyle, zihinsel durumlar ve nitelikler, nerofizyolojik durumlar ve niteliklerden kökten farklı görünürler. Bunların tamamen aynı şey olmaları nasıl mümkün olabilir?
  Dış duyularımız kırmızıyı maviden, tatlıyı ekşiden, sıcağı soğukta ayırt ederken, aslında fiziksel nesnelerin karmaşık elektromanyetik, sitero kimyasal ve mikro mekanik nitelikleri arasındaki ince farklılıkları görür. Ancak duyularımız bu karmaşık niteliklerin ayrıntılı doğasının kendi balarına açığa çıkarmaya yetecek kadar etkili değillerdir. Bu durum kuramsal araştırmaların ve uygun olarak tasarlanmış araçlardan yapılacak deneysel incelemelerin yapılmasını gerektirir. Aynı şey muhtemelen ‘iç’ duyularımız için de geçerlidir: iç gözlem. İç gözlem, bir dizi sinirsel durumu birbirinden başarıyla ayırt edebilir, ancak ayırt ettiği durumların ayrıntılı doğasını, kendi başına ortaya çıkarmaya gücü yoktur. Aslında, bunları açığa çıkarması biraz mucizevi olurdu. Bu durumda birbiriyle etkileşen ve milyon kere milyar hertzlik bir salınım frekansında titreşen elektrik alanların ve manyetik alanların ve bir metrenin milyonda birinden daha küçük olan bir dalga boyunu çıplak gözle görebilirdik. Çünkü ’görünüşlere’ rağmen ışık aslında budur. Dolayısıyla iç gözlem argümanı tamamen etkisizdir.
  Bir sonraki itiraz, zihinsel durumların beyin durumlarıyla özdeşleştirilmesinin bizi tam anlamıyla anlaşılmaz ifadelere, bazı filozofların deyişiyle ‘kategorik hatalara’ sürükleyeceğini ve bu yüzden özdeşleştirmenin saf bir anlamsal karşılık durumu olduğunu ileri sürer. Sayısal özdeşlikle ilgili en önemli yasalardan birini belirterek bunu tartışmaya başlayabiliriz. Leibniz yasası, iki öğeden birinin taşıdığı her bir niteliği kendisinin de taşıması halinde bunların sayısal olarak özdeş olduğunu ifade eder. Bu yasa, özdeşlik kuramını çürütmenin bir kuramını gösterir: beyin durumları için geçerli olan ama zihinsel durumlar için geçerli olmayan ( ve ya tam tersi ) bir nitelik bulalım ve böylece kuramı çökertelim bu amaçla çoğunlukla durumsal niteliklere başvurulur. Beyin durumları ve süreçlerinin belirli bir uzamsal konumu olmalıdır: ya bir bütün olarak beyindedirler, ya da onun bir parçasındadırlar. Zihinsel durumlar beyin durumlarıyla özdeşse, o zaman aynı uzamsal konumda bulunmaları gerektir. Ancak argümana göre ağrı hissimin mentral talamusunda yer aldığını ve ya güneşin yıldız olduğuna inancımın sol beyin yarım küremin tempral lobunda yer aldığını söylemek tamamen anlamsızdır. Bunun gibi iddialar, tıpkı, beş sayısının yeşil olduğu ve ya aşkın yirmi gram çektiği kadar anlamsızdır. Aynı hamleyi tersten de yapabiliriz: bazıları farklı anlamsal nitelikleri beyin durumlarına atfetmenin saçma olduğunu ileri sürmüştür. Örneğin düşüncelerimizin ve inançlarımızın birer anlamı, özgür bir önerme içeriği vardır; bunlar ya doğru ya da yanlıştırlar; ayrıca tutarlılık ve gerektirim gibi ilişkilere de girebilirler. Düşünceler ve inançlar beyin durumlarıysa, o zaman bütün bu anlamsal nitelikler, beyin durumları için de geçerli olacaktır. Ancak argümana göre, bağlantı korteksindeki bir titreşimin doğru olduğunu ve ya mantıksal olarak yakın başka bir titireşimi gerektireceğini ve ya P anlamını taşıdığını söylemek saçmadır. Bu hamlelerin hiç biri artık yirmi yıl önceki etkisini taşımıyor, çünkü özdeşlik kuramını tanıması ve beynin rolü hakkındaki farkındalığın artması, söz konusu iddialara yol açtığı anlamsal tuhaflık hissini azaltmaya yönelik bir etkisi oldu. Ama bunlar anlam bakımından aklımızı karıştırmayı sürdürseydi de bunun pek bir önemi olmayacaktı. Sesin bir dalga boyu olduğu ve ya ışığın bir frekansı olduğu iddiaları, ses ve ışığın birer dalga fonomeni olduğu kanısın ilk ortaya çıktığı zamanlarda aynı derecede anlaşılmaz bulunmaz olmuş olabilir. ( 18. YY. da Piskopos Berkeley’in, 3 Diyaloğu adlı eserinden birinci diyaloğunda, sesin havanın titreşme hareketi olduğu düşüncesini reddetmesini buna örnek verebiliriz. Bu itirazlar Philonous tarafından dile getirilmiştir.) Ayrıca 16.YY.’da Kopernig’,in, dünyanın hareket etiğine dair iddiasının da insanlar tarafından sapkınlık derecesinde saçma bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeninin kavramak pek zor değil aşağıdaki argümanı ele alalım:
  Kopernig’in, dünyanın hareket ettiğine dair iddiası saf kavramsal karışıklıktır. Bir şeyin hareket ettiğini söylemenin ne anlam ifade ettiğine bir bakalım: “x hareket ediyor” demek, “ x dünyaya göre kendi konumunu değiştiriyor” anlamını verir. Dolayısıyla dünyanın hareket ettiğini söylemek, dünyanın kendisine göre konumu değiştirdiğini söylemek demektir! Bu da saçmalıktır. Kopernig’in bu tutumu bu yüzden dilin kötüye kullanılmasına bir örnektir.
  Burada başvurulan anlam analizi pek tabi doğru olabilir, ancak bütün bunların anlamı konuşmacının kendi varsaydığı anlamları değiştirmesi gerektiği olacaktır. Aslında her dil dünyanın yapısına ilişkin kalabalık bir varsayımlar ağını içerir. Bir  T tümcesi  anlamsal tuhaflık hissi uyandırıyorsa, genellikle bunun sebebi T’nin arka planındaki bir ve ya daha fazla varsayımın ihlal etmesi yüzündendir. Ancak T tümcesi sırf bu sebepten dolayı sürekli redddilemez, çünkü bazen olgular arka plandaki bu varsayımların alaşağı edilmesini gerektirebilir. Kabul edilmiş konuşma tarzlarının ‘ kötüye kullanımı’ gerçek bilimsel ilerlemenin çoğunlukla başlıca özelliklerinden biri olmuştur! Belki de sadece zihinsel durumların natomik konumları olduğu ve beyin durumların anlamsal nitelikler olduğu düşüncelerine alışmamız gerekiyordur. Saf anlamsızlık suçlaması bir yana bırakılabilir, ancak özdeşlik kuramcısının da bize fiziksel beyin durumlarının nasıl anlamsal nitelikleri olabileceğine dair uygun bir açıklama da bulunması gerekir. Şu anda tartışılan açıklama şöyle özetlenebilir: belirli bir tümcenin ( = ifade tip) belirli bir önerme içeriğine nasıl sahip olduğunu sorarak başlayalım: örneğin “ La Pomme Estrouge “ tümcesini ele alalım. İlk önce bir tümcenin daima bütün bir tümceler sisteminin, yani bir dilin bütünleşik bir parçası olduğunu belirtelim. Her belirli tümce sayısız başka tümceyle ilişki içindedir: her tümce bir çok tümceyi gerektirir, bir çoğunca da gerektirilir, bazılarıyla tutarlıdır, bazılarıyla ise tutarlı değildir, başka tümceler için doğrulayıcı kanıtlar sunabilir, vs. bu tümceyi şu dil içinde kullanan konuşmacılar ise, bu ilişkilere uygun olarak çeşitli sonuçlar çıkarırlar. Açıkçası her tümce ( ve ya her bir eşdeğer tümce kümesi) bu türden gereksinim ilişkilerini eşsiz bir örüntüsüne sahiptir. Karmaşık bir dilsel ekonomide belirli bir çıkarımsal rol üstlenir. Buna göre, “ La Pomme Estrouge” tümcesinin, ‘ elma kırmızıdır’ önerme içeriğine sahip olduğunu söyleyebiliriz çünkü “ La Pomme Estrouge” tümcesi , “ elma kırmızıdır” tümcesinin Türk dilinde üstlendiği rolün aynısını Fransız dilinde üstlenir. İlgili önerme içeriğini taşımak , sadece bilişsel bir ekonomideki ilgili çıkarımsal rolü üstlenmek gerektir.
  Beyin durumlarının tiplemelerine dönersek, bir beynin beyin durumları tiplerinin rol üstlenme üyeleri olduğu karmaşık bir çıkarımsal ekonominin gerçekleştiği yer olduğunu varsaymakta ilkesel olarak bir sorun yoktur. Az önce özetlenen anlam kuramına göre bu tür durumlar önerme içeriğine sahiptir, çünkü içeriğe sahip olmak içerikli örneğin bir ses örüntüsü, kağıt üzerindeki harflerin bir örüntüsü, kabartma, Braille harflerinin bir kümesi ve ya bir sinirsel etkinlik örüntüsü olup olmamasıyla ilgili bir sorun değildir. Önemli olan öğrenin üstlendiği çıkarımsal bir roldür. Bu yüzden önerme içeriği sonuçta beyin durumları alanına aittir.
  Bu alt bölüme, zihinsel durumlarımızın iç gözlemde açığa çıktığı haliyle niteliksel doğasına başvuran, materyalizme karşı bir argümanla başlamıştık bir sonraki argüman ise bunların her şeye rağmen iç gözleme açık olduğuna dair basit olguya başvurur.
  Zihinsel durumlarım benim tarafımdan bilinçli kendiliğime özgü durumlar şeklinde iç gözlemsel olarak bilinir.
Beyin durumlarım benim tarafımdan bilinçli kendiliğime özgü durumlar şeklinde iç gözlemsel olarak edilmez.
Öyleyse ( sayısal olarak özdeş şeylerin tamamen aynı nitelikleri taşımları gerektiğine dair) leibniz yasasına göre,
Zihinsel durumlarım beyin durumlarımla özdeş değildir.
  Benim deneyimime göre bu, iç gözleme dayalı argümanı birinci sınıf öğrencilere ve öğretim görevlilere aynı ölçüde ayartabilecek en aldatıcı biçimidir. Ancak aynı zamanda çok iyi bilinen bir yanılgının da dolaysız bir örneğidir. Bu yanılgı aşağıdaki parelel argümanlarla betimlenmektedir:
M. Ali ağır siklet şampiyonu olarak bilinir
Cassiuse Clay ağırsiklet şampiyonu olarak bilinmez
   Dolayısıyla, Leibniz yasasına göre,
M. Ali, Casssius Clay ile özdeş değildir.
Ve ya
Asprin, john tarafından bir ağrı kesici olarak bilinir
Assettil Sails ilik asit, John tarafından bir ağrı kesici olarak bilinmez.
  Dolayısıyla, Leibniz yasasına göre,
Aspirin ile Assettilsails ilik asit özdeş değildir.
  Söz konusu öncüllerin doğruluğuna rağmen her iki sonuçta yanlıştır: özdeşikler tamamen gerçektir. Bu da her iki argümanın da geçersiz olduğu anlamına gelir. Sorun, öncül ( 1) e yüklenen ve öncül (2) de yüklenemeyen ‘niteliğin’ sadece özne konumundaki öğenin şu ve ya bu şey olarak tanınmasına algılanmasına ve ya binmesine dayanmasıdır. Ancak bunun gibi bir kavrayış, söz konusu öğenin hakiki bir niteliği değildir. Özdeşlikler öne sürmeye uygun değildir. Çünkü bir ve aynı özne bir ad ve ya betimleme altında başarıyla tanımlanabilirken başka ( ama doğru, eş göndergeli) bir betimleme altında tanınamayabilir. Açıkçası Leibniz yasası, bunlar gibi sahte nitelikler için geçerli değildir. Bunları yukarıdaki gibi kullanma girişimi mantıkçıların deyişiyle bir içlemsel yanılgıdır. Öncüller, bazı nesnel özdeşliklerin başarısızlığına değil, sadece bizim onları kavramadaki sürekli başarısızlığımızı yansıtabilir.
  Bu argümanın başka bir versiyonunda ele alınması gerekir, buna göre, bir beynin durumları iç gözlemle henüz bilinmeyen şeylerden ibaret değildir: bunlar herhangi bir koşulda dahi bilinemezler bu yüzden, Zihin durumlarım iç gözlemle bilinebilir. Beyin durumlarım iç gözlemle bilinemez. Dolayısıyla Leibniz yasasına göre, beyin durumlarım ile zihin durumlarım özdeş değildir.
  Burada eleştirici, iç gözlemle bilinir olmayan bir şeyin hakiki bir niteliği olduğunu ve argümanın bu uyarlanmış versiyonun yukarıda ele alınan ‘ işlemsel yanılgıdan’ muaf olduğunda ısrar edecektir.
  Gerçekten de öyledir. Ama şimdi de materyalist, argümanın yanlış bir öncül(2) içerdiğine ısrar edebilecek durumdadır. Çünkü zihin durumları gerçektende beyin durumlarıysa, o zaman aslında baştan beri, beyin durumlarını iç gözlemle görmüş, fakat gördüklerimizin ne olduğunu tam olarak anlayamamışız demektir. Bu durumları zihinsel betimlemelerle kavramayı ve düşünmeyi öğrenebiliyorsak, o zaman bunları daha nüfuz edici nerofizyolojik betimlemelerle kavramayı ve düşünmeyi de kuşkusuz öğrenebiliriz. En azından öncül (2), özdeşlik kuramcısına rağmen sorunu baştan çözülmüş gibi varsayar. Buradaki hata aşağıdaki parelel argümanda yeterince açık bir biçimde betimlenmiştir: sıcaklık hissederek bilinebilir. Ortalama moleküler kinetik enerji hissederek bilinemez. Dolayısıyla Leibniz yasasına göre, sıcaklık, ortalama moleküler kinetik enerjiyle özdeş değildir.
  En azından bu özdeşlik uzun süredir kabul görmektedir, bu argüman ise kuşkusuz geçersizidir: öncül (2) yanlıştır.
  Beynin ve görme sisteminin, onun fiili ve olası durumlarının yapısı ve etkinliği hakkında bilinebilecek her şeyi öğrenecek olan, gelecekteki bir nero bilimciyi hayal edelim. Bazı sebeplerden dolayı( diyelim ki, renk körlüğünden dolayı ve ya alışılmış dışı bir ortamda yaşadığı için) hayatında hiç kırmızı duyumu edinmemişse, bazı belirli duyumlar hakkında onun bilmediği bir şeylerin kalacağı söylenebilir: Kırmızı durumu edinmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyecektir. Dolayısıyla görsel algının ve onunla ilişkili beyin etkinliğinin fiziksel gerçekleri hakkında tam bilginin her zaman dışarıda bırakacağı bazı şeyler olacaktır. Aynı şekilde materyalizmde bütün zihinsel fenomenlerin upuygun bir açıklamasını veremez, dolayısıyla özdeşlik kuramı yanlış olmalıdır. Özdeşlik kuramcısı, bu arümenın “bilme teriminin kasıtsızca eşsesli kullanılmasını suistimal ettiğini öne sürebilir. Nerobilimcimizin beyin üzerine ütopik bilgisi bakımından “ bilmek” , “nerobilimle ilgili bir önermeler kümesi üzerinde uzmanlaşmak” gibi bir anlama gelir. Kırmızı duyumu edinmenin nasıl bir şey olduğuna dair( eksik) bilgisi bakımından ise “ bilmek”, “ çıkarımsal olmayan ayırt etme mekanizmalarında dil öncesi bir kırmızılık tasarımına sahip olması” anlamına gelir. Gerçekten de ikinci tür bilgi olmadan birinci türe sahip olunabilir, materyalist ise birinci anlamda bilgi sahibi olmanın kendiliğinden ikinci anlamda bilgi sahibi olmayı sağlayacağı düşüncesini savunmaz. Özdeşlik kuramcısı, farklı bilgi tiplerinin ikiliğini hatta bir çoğulluğunun varlığını, bilinen şey tiplerini bir ikiliğini bu yüzden savunmak zorunda kalmadan kabul edebilir. Görme korteksi hakkında her şeyi bilen ama kırmızılık duyumunu hiç edinmemiş bir kimse ile nörobilim hakkında hiçbir şey bilmeyen ama kırmızlık duyumunu iyi bilen bir kimse arasındaki fark, her biri tarafından ayrı ayrı bilinen şeyde ( birincisi beyin durumlarını, ikincisi fiziksel olmayan iç- nitelikleri bilir. ) değil, daha çok her birinin tam da aynı şey hakkında sahip oldukları farklı tasarım tipinde aracında ve ya düzeyindedir. Aynı olan bu şey ise beyin durumlarıdır.
  Özetle , “bilgi sahibi olmanın” bir grup önerme üzerinde uzmanlaşmış olmaktan açıkça daha fazla yolu vardır. Materyalist, öğrenilebilen nörobilimden bağımsız şekilde duyumların bilgisine sahip olunabileceğini özgürce kabul edebilir. İnsanlarda dahil olmak üzere hayvanlar muhtemelen dil öncesi bir duyusal tasarım tarzına sahiptir. Bu, duyumların fizik bilimi alanı dışında olduğu anlamına gelmez. Sadece, beyinin önermeleri saly depolanmasından daha başka tasarım tarzı ve aracının kullandığı anlamına gelir. Özdeşlik kurmacısının ihtiyacı olan tek şey, bu diğer tasarım tarzlarının da nerobilimsel açıklamalara olanak sağlayacağını ileri sürmektir.
  Çoğunlukla materyalizm karşıtı olan bu itirazlar karşısında özdeşlik kurmacısının gayet esnek olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak köklerini materyalizmin diğer biçimlerinde bulan başka itirazlar, […] daha ciddi birer tehdit oluşturur.”4
  Anlayacağımız gibi beyin ve zihin ayrımı oldukça karmaşık bir tartışmadır. Zihin resmi diye bir şey henüz literatüre geçmiş değildir. Ama neroestetik diye yapılanan bir alandan bahsedebiliriz. 
“Yaratıcı Beyin.  Tartışmayı kolaylaştırmak için, Nobel ödüllü Nörobiyoloji profesörü Eric Kandel tarafından yazılan ve yakın zamanlarda çıkan, The Age of Insight: The Quest to Understand the Unconscious in Art, Mind Brain adlı kitaba başvuracağım. Kandel tartışmasına, bilşsel araştırmayla birleşim halindeki nörobilimin özsel katkılarından birini özetleyerek başlar: “O, dış dünyaya dair algımızı kuran, dikkatimizi sabitleyen ve eylemlerimizi kontrol eden karmaşık komputasyonel (bir) aygıt” olarak beynin bir modelini üretmiştir. Böylece “zihin”, aralarında bazılarının, estetiği de içeren insani bilimler altında gruplandırılmış alanlara genişletilebildiği nöral işlemlerin bir kümesine ayrışır. O halde beynin kompütasyonel modeli ile sanat arasında kurulan bağ nasıldır? Tarihsel bir notun burada eklenmesi gerekir. İlk kuramsallaştırmanın, bilinç durumlarımızı bildiren bilinçdışı süreçlere dahil ortaya çıktığı çok kısa bir süre, modern Avrupa sanatının gelişimindeki en verimli dönemlerin birine, yani Viyana yüzyılının sonundaki modernizme uygun düşer. Gustav Fechner, Robitansky ve en parlak üyesi olan Sigmund Freud’un çalışmalarını içeren Viyana Tıp Okulu’nda yapılan zihinle ilgili keşifler, Viyana Schile’nin yeni sanatıyla birbirine bağlı olarak ilerledi; ve bilim adamlarının ve sanatçıların karşılaşmaları ve birbirlerinin çabalarını tartışmaları Viyana’nın salonları ve kahve evlerinde oldu. Sanatçı ve bilim adamlarından oluşan topluluk bunları, çalışmaları için, özellikle uygun bir konu haline getirmiştir.
  Bu esnada Frued, esasen, özellikle bilinçli temsillerimizi içeren bilinçli işlemlerimizi içeren bilinç işlemlerinin, bilinçdışı süreçlerin dolaylı ve semptomatik ifadesi olduğunu savunan psikanaliz bilimini geliştirme sürecindeydi; Klimt ve onun sanatçı arkadaşları da sanat yoluyla sezgisel olarak aynı fenomeni keşfediyordu. Viyana Tıp Okulu’nda yapılan zihinle ilgili keşifler, Viyana Schile’nin yeni sanatıyla birbirine bağlı olarak ilerledi; ve bilim adamlarının ve sanatçıların karşılaşmaları ve birbirlerinin çabalarını tartışmaları Viyana’nın salonları ve kahve evlerinde oldu. Sanatçı ve bilim adamlarından oluşan topluluk bunları, çalışmaları için, özellikle uygun bir konu haline getirmiştir. Bu esnada Frued, esasen, özellikle bilinçli temsillerimizi içeren bilinçli işlemlerimizi içeren bilinç işlemlerinin, bilinçdışı süreçlerin dolaylı ve semptomatik ifadesi olduğunu savunan psikanaliz bilimini geliştirme sürecindeydi; Klimt ve onun sanatçı arkadaşları da sanat yoluyla sezgisel olarak aynı fenomeni keşfediyordu.
  Örneğin herhangi bir kimse Egon Schliele’nin tablolarından bir çoğuna bakarsa, eller ve renk dekorun seyrekliği üzerine abartılı bir vurgu bulur. Abartılmış eller sadece sanatçının karmaşık içsel durumunu ifade etmez, ayrıca tabloya bakanın onu yaratan sanatçının içsel, duygulanımsal durumunu imgelemesine izin verir. 

              Egon Schliele
     
  Schiele’nin çalışmaları, resim oldukları kadar çizimdir deve seyredeni katılmaya davet eden keskin dış hatlar ve seyrekliklerdir. Tam bir üç boyutlu sahne işlemesinden ziyade, izleyici düz bir sahneyle yüz yüze gelir, ve ona kompozisyonun dışında tutulmuş parçaları tamamlaması anımsatılır. Nöroestetik teorisi, Ernst Gombrich’in “İzleyenin Payı” yapıtını takip ederek, adlandırdıkları bu durumu, beynin etkinliğinin asli doğasına dair delil olarak kavrar. Kısaca, bu teori, izleyicinin algısal ve duygulanımsal katılımı olmaksızın, bir sanat eserinin tamamlanmamış kalacağı ilkesine dayanır.
Bunun içerdikleri önemlidir: Güzel ya da çirkin olarak bir sanat eserine dair estetik deneyimin her zihin için aynı kalan bir ideale işaret etmediğini, buna karşın güzelin ,izleyicinin kişisel terimler yoluyla sanat eserini yorumladığı, eser ve izleyicinin kesişmesinde meydana geldiğini önerir bu, onu eserin anlam kandığı duygulanımlarımın ve görmemin mekanı kılmasıyla olur. Böylece İzleyenin Payı, sanatçının kendi deneyiminden bir imge ürettiği döngüsel bir şeyi temsil eder; sonra beynin bilgi işlemi yoluyla izleyici tarafından tanınır; daha sonra izleyici figür üzerine kendi yaşam deneyimlerini yansıtarak onu duygulanımsal olarak yanıtlar. Kendisi bakımından herhangi bir sanatsal imge muğlaktır; sadece bir bireyin duygulanımsal yanıyladır ki muğlaklık hem çözülür hem korunur. İmge benim imgem olur, ama kendi farklı tarzıyla bir figür olmaya devam eder.
  Bilimsel dilde beyan edildiği halde, İzleyicinin Payı mefhumu yeni değildir. Hans Robert Jauss ve Roman Ingarden estetik alılmama üzerine eksiksiz bir teoriyi zaten geliştirmişlerdi. Bununla birlikte bu yeni formülasyonda, kışkırtıcı olan, İzleyicinin Payı’nın yaratıcı veçhesinin, yaratıcı beyin üzerine bir teoriyle özdeştirilme biçimidir: İzleyicinin sanat eserine katılımı, beynin önceden bir gerçeklik modeli sunduğu süreci yansıtır. Bu tam olarak ne anlama gelir? Gestalt psikolojisinin temel ilkesidir: Algımız, aralarında bütün ve parçaların birbiri ile bağlanmalarının öngörüsü olduğu, somut algı edimlerimizi öngören biçimleri görüler. Bu öngörüsel yapı, belirli bir duyusal görü retinaya çarptığında, imgenin dolaysızca biçimlenmesi için önceden tasarlanmıştır. Gestalt’da “kapama” adı verilen bu sentez edimi, retinal hücrelerimizin dikey, yatay, eğri gibi belirli hatları seçmek için açığa vurduğu ilişkiye uygun düşer. Beynimiz, bir figürü arka planından ayırt eden kenarlarını biçimlendirmek için onları birleştirmesiyle bu hatları “okur”. Böylece herhangi bir kimse, beynin organizmayı dünyaya yönelttiği başlıca yolun, görsel algı için özsel olan, biçim yapımı yoluyla olduğunu söyleyebilir. Beyni, bir renk şemasının mevcut olup olmadığı herhangi kısmi bir nesneyi ya da tam olarak mevcut olan bir nesnenin bir niteliği olan herhangi bir şeyi tamamlayan çizim yapan bir aygıta benzetebiliriz.
  Schile’nin bir çizimi ya da bir çizgi romandaki siyah beyaz çöp adam olsun, somuttan soyuta doğru tümevarımsal bir çıkarım sayesinde değil, ama beyinin kendisi, biçimleri ve figürleri önceden aradığı için, onları erkek ya da kadın olarak kolaylıkla tanırız. Bir anlamda, imge ya da figür algıyı önceler.
  Fakat yaratıcı beyin üzerine olan teoriden bir sanat teorisine geçiş, basit bir adımdır, çünkü sanat, tüm diğer insan etkinliklerinden daha çok,gerçekliğin onun yoluyla bir modele göre üretilmiş olduğu kadar çok alımlanmadığı yaratıcı yeniden yapım sürecinden faydalanır. Alternatif gerçekliklerin yaratılması beyin için kolay bir görevdir. Algıya dair yaptığı araştırmanın önemi teslim edilmiş olan Patrick Cavanaugh bunu şu şekilde açıklar; “Görsel beynimiz dünyayı anlamak için daha basit, indirgenmiş bir fizik kullanır… Doğru fizikten belirli sapmalar izleyici için sorun teşkil etmez. Bir sanatçı, fiziksel dünyanın gerektirdiklerine (uyum sağlamaktan) ziyade, parçanın mesajına uyum göstermesi amacıyla yüzeyleri ve ışığı düzenleyerek kestirme yollar alabilir. Yani, eğer sanatçı chiaroscuro (ışık gölge oyunu) gibi teknikler kullanmışsa, İki boyutlu bir yüzeyde üç boyutluları görme konusunda hiçbir zorluk çekmeyiz; çünkü beynin biçim üretme gücü görsel algılara, bir temsilin gerçek olanı yansıttığını varsayan, algıya dair herhangi bir gerçekçi teorinin nerdeyse yıkılmış görüneceği kadar çok esneklik verir.
  Beyin teorisiyle estetiğin bu kesişme noktasından çıkarılabilen bazı dikkate değer sonuçlar vardır. Bunlardan birine göre, öyle anlaşılıyor ki sanat, kendi kurallarıyla tinsel hayatın ayrı bir alanını kapsamasından ziyade, şimdilerde beynin genel olarak nasıl çalıştığının örnek bir açığa çıkması olarak görülebilir. İkincisi bunun sonucu olan ontolojik bir doğaya dairdir. Yaratıcı beynin örnek bir yapıtı olarak sanatın ortaya çıkardığı şey, dışsal dünyanın esasen ve genelde, bizim için, düşüncelerimizin ve algılarımızın az çok uygun düştüğü dışsal bir “gerçeklik” olarak var olmadığıdır; o, daha çok durmaksızın icat edilen ve devamlı olarak gerçek olandan daha ileri giden olası gerçeklerden oluşur. Herhangi bir kimse şunu söyleyebilir: Yaratıcı beyne ve neroestetiğe dair teori, olanaklı olanın gerçek olana ağır bastığı yerde ontolojik bir dönüşümün meydana geldiğine tanıklık eder: Dışsal dünyanın dizgesel bir bilgisini inşa etmeye dair teorik projenin geçmişe ait bir şey olduğunu söylemek büyük bir abartı sayılmaz. Olanaklaştırma bir yandan, şimdiye kadar daha çok olanak üretmek için olanağı bakımından olanı değerlendiren teknobilimin mantığıdır. Teknobilimsel araştırma, icat etmenin betimlemeye ağır bastığı sonsuz bir ufuk üzerine açılır. O diğer yandan proestetik (protezle ilgili olan) olarak, yani kendini dışlaştırma ve teknoloji yoluyla bedensel kapasitelerini tamamlama yoluyla noksanlığına yanıt veren olarak, biyolojik öznenin özüne değinir.
  Neroestetik bağlamında, sanatın kendisi başlıca bir protez modu olarak anlaşılır. Gerçeğin sınırlamalarıyla yüklerinden kurtulmuş olarak, sanatçı ve izleyici, deneyim için beynin kapasitesini bilinçdışının anlaşılmaz olanın alanları içine genişleten bir mekanın icadına katılır. Bu esasen nöroestetiğin sanatın evrimsel işlevini nasıl açıkladığıdır. Sanatçılar tarafından mükemmelce icra edilen yaratıcı yeniden yapım süreci, organizmanın adaptasyon yetisinde olumlu bir rol oynar. Söz gelimi Egon Schlie’ye ait bir tablodaki uzun, budaklı ve biçimsiz elleri gördüğümüzde, bu sadece dikkatimizi çeken ve bizi şok eden uyarıcı bir yanıt üretmez, bunu yaparak bizde, onu içsel bir durumun bir işareti olarak okuma yatkınlığı yaratır. Fakat  Schlie’nin bir tablosunu bu kadar etkileyici kılan, kadın cinselliğinin keşfinden ve ölüme yönelik olmadan önce, saldırma, kaygı, büyülenme ve korkuyu içeren bilinçdışı güdülerin bir karmaşıklığını yalnızca ima eden duygulanımların tuhaflığıdır. Kısaca sanat bize, duygulanımsal hayatımızı diriltmeye, sosyal iletişim biçimlerimizi ve eş, dostlarımızı seçme sürecimizi geliştirmemize yarayan, şimdiye kadar karşılaştıklarımıza dair dolaylı bir deneyime erişimi önerir. Sanatın ikinci evrimsel avantajı, yeni deneyimler öngörmeyi ve her insanın beynini karakterize eden yaratı süreçleri tekrar etmeyi öğrenmemizdir. Bizi imgelemesine olanak veren bir kurgu yaratırız. Onda, bir çift budaklı ellerle bakarken hissettiğim o rahatsız edici kaygının, sanatçının eserini üretmesini sağlayan aynı kaygı olduğu sonucunu çıkarabildiğim bir figür olarak başka birinin zihnini yeniden yaratmışızdır.

                        Egon Schliele
   Bitirirken, Chattejee’nin sorusuna geri dönmek istiyorum, eğer amaç estetiği anlamaksa, neroestetik ne önermelidir? Uyarıcı duyuma, nöral durumu zihinsel duruma bağlayan bir bilim, estetik deneyimin doğasına dair kavrayışımıza katkıda bulunur mu? Bir yandan Kandel gibilerin iddiaları mütevazidir. Onların umudu, nöroestetiğe dair araştırmanın, 19. Yüzyılda Viyana gibi yerlerde ortaya çıkmış olan, bilim ve sanat arasındaki diyaloğu yeniden başlatacak olmasıdır ve bir düzeyde diyaloğun verimli olduğu dürtünün olmadığını öneren, beynin birçok alanı içeren, basit bir işlevden ziyade karmaşık bir işlev olduğunu göstermiştir. Fakat diyaloğun kapsamını sınırlandıran bazı önemli sorunlar ve eleştiriler vardır. Onların ilki ulaşmak ve hatta sanat yapıtlarının alımlanması ve üretilmesi için, tümevarımsal genelleştirme yoluyla araştırma yapan deneysel psikolojik yaklaşımı benimser. Böylece örneğin, Hırstein ve Ramachandran bir yasa olarak “zirve değişimi”ni önerirler. Ve Fechner’in eserini takip ederek , şu sıralar Avrupa Avangardıyla o kadar çok ilişkilendirilmiş olan “ şok etkisi “ bakımından estetik yanıtı tanımlarsak, evrimle belirlenmiş olduğu şekliyle estetik yanıtı tanımlarsak, evrimle belirlenmiş olduğu şekliyle estetik yanıtın tümel karakterinin bir parçası olarak bunu saptayabilri miyiz; ya da bununla esasen sosyal etmenlerin herhangi bir miktarıyla koşullandırılmış olan ve daha erken dönemlerde ya da diğer sosyo-kültürel ortamlarda çok daha az öneme sahip olan kendi sahip olduklarımıza mı işaret ediyoruz? Nöroestetik hala çok fazla biçimlenme sürecinde olan bir alandır ve bu durum bunların halihazırda askıda kalan sorular olarak kalmasının nedenidir.5
   Biraz önce adı geçen Ramachandran zihnimiz üzerine şunları söylüyor.” Ben insan beyninin işlevi yapısı üzerine çalışıyorum. Ve sizden birkaç dakikalığına bunu düşünmenizi istiyorum. Önümüzde pelte gibi bir kütle var yaklaşık 1,5 kg’lık iki avucuna sığabilecek bir pelte ve o pelte yıldızlar arası mesafeyi düşünebilir, sonsuzluğun anlamını düşünebilir ve kendisinin sonsuzluğun anlamını nasıl düşündüğünü düşünebilir.Ve bir gün bu farkındalığın nasıl oluştuğunu anlayacağımızı umuyorum. Peki bu gizemli organı nasıl araştırırsınız?Yani yüz milyar sinir hücreniz var. Birbiriyle etkileşen minik protoplazma demetçikleri ve bu etkileşimden geniş bir yelpazede beceriler or taya çıkıyor ki biz buna insanın doğası ve bilinç diyoruz. Peki bu nasıl oluyor. İnsan beyninin işlevlerini anlayabilmek için çeşitli çalışma metodları var. Metodlardan ilki bizim de en çok kullandığımız olan, Beyninin küçük bir bölgesinde kalıcı hasar olan hastaları incelemektir. Beynin küçük bir bölgesinde küçük bir değişiklik olmuştur. Ortaya çıkan şey tüm zihinsel kapatenizin tamamen yok olması değil; bi,r çeşit körleşmiş idrak yeteneğidir. Elimizde yitirilmiş belirli bir işlev var. Ama diğer işlevler tamemn korunmuş durumda. Bu durum şu yargıya varmamın güvenini veriyor: “Beynin bu bölgesi şu işlevin oluşmasında etkilidir.” Böylelikle beynin işlevlerini haritalayabilirisiniz. Ve sonrasında bağlantıların bahsi geçen işlevin oluşumunda nasıl bir etkisin olduğunu bulursunuz. Bizim yapmaya çalıştığımızda budur.
  Sinesteziden bahsediyor ve şöyle açıklıyor.
  19. yüzyılda Francis Galton tarafından keşfedildi. Charles Darwin’in kuzenlerinden birisiydi. Halk içindeki diğer yönlerden tamamen normal olan bazı insanların şu anlatacağım özelliğe sahip olduğunu fark etti. Sayıları her gördüklerinde sayıları renkli görüyorlar. Beş mavi, yedi sarı, sekiz açık yeşil, dokuz çivit mavisi. Bu insanların diğer yönlerden tamamen normal olduğunu unutmayın. Ve ya do diyez. Bazen notaalr renkleri anımsatır. Do diyez mavidir, fa diyez yeşildir, başka bir nota sarı olabilir. Bu niçin olur? Buna sineztezi deniyor. Galton buna sinestezi demiştir. Duyuların karışması. Bizlerde tüm duyular ayrı, onlarda ise duyular karışmıştır. Neden bu oluyor? Bu problemin iki yönünden biri çok ilgi çekicidir. Sinestezi aileden geçer, bu yüzden Galton kalıtsal temelli demiştir. İkincisi sinestezinin ilgili olduğu ve bu, benim anlatmak istediğim şeyle alakalı bu konferansın ana konusuyla alakalı yani yaratıcılıkla. Sinestezi sanatçılarda, şairlerde, romancılarda ve toplumdaki diğer yaratıcı insanlarda, genel nüfusa göre 8 kat daha yaygın. Neden bu böyle peki? Bu soruya cevap vereceğim. Daha önce hiç cevaplanmadı. Bir teoriye göre onlar sadece deli. Bu pek bilimsel bir teori değil o yüzden unut gitsin. Diğer teori ise onlar eroinman ve ya esrarkeşler. Sayı ve renk bölgesinin araştırmalarda beynin fusiform gyrus bölgesinde yan yana olduğunu gördük. Düşündük ki renk ve sayı bölgesi arasında kazara oluşmuş çapraz bağlantılar olabilir. Bu yüzden her rakam gördüğünüzde, karşılık gelen rengi görüyorsunuz. Ve işte bu sinestezinin olmasının nedeni. Şimdi hatırlayın, niye bu oluyor? Neden bazı insanlarda çapraz bağlantılar olsun ki? Hatırlayın demiştim ki aileden gelir. BU size ipucu verebilir. Bu ipucu anormal bir genin olması, çapraz bağlantılara sebep olan şey gendeki bir mutasyon. Anlaşılıyor ki hepimiz doğduğumuzda her şey diğer her şeye bağlıydı. Yani, tüm beyin bölgeleri diğer bölgelere bağlıydı. Bu bağlar karakteristik yetişkin beyninin mimarisini oluşturmak için budandı. Eper bu budanmaya sebep olan bir gen varsa ve bu gen mutasyona uğrarsa, yan yana olan beyin bölgeleri arasında eksik budanma olur, eğer bunlar sayı ve renk bölgeleri ise, sayı-renk sinestezisi oluşur. Eğer nota ve renk bölümleri arasındaysa, nota-renk sinestezisi oluşur. Şimdilik her şey yolunda. Şimdi, ya bu gen beynin her yerinde ifade edilirse, her şey çapraz bağlı mı olur? Peki, sanatçıların, şairlerin, Romacıların ortak yanı nedir? Mecazi düşünceleri birbirine bağlayabilme becerisi. Görünüşte alakasız gibi görünen fikirleri, mesela, “O, doğudur ve Juliet Güneştir.” Kimse “Julirt Güneştir.” Demez. Yani o, kızıl bir ateş topu mu? Şizofrenler bunu yapıyor ama bu başka bir hikaye. Normal insanlar, güneş gibi sıcak der. Bağlantıyı hemen kurdunuz. Şimdi, eğer daha büyük çapraz bağlantıların ve kavramların beynin farklı bölgelerinde olduğunu varsayarsak o zaman sinestezik bireylerde mecazi düşünce ve yaratıcılığa doğru daha büyük bir meyil olacaktır. Bu sebepten görülme oranı sanatçılar arasında daha fazla. Bu çok frenolojik bir sinestezi görüşü. ( Frenoloji= kafatası şeklinden karakter analizi).
  Size, aslında hepinizin sinestezik olduğunu ama inkar ettiğinizi göstereceğim.

              Ramachandran videosundan kesit

  A sesi A harfi, B sesi B harfi, C sesi C harfi… Farklı sesler için farklı şekiller. İşte Marslı alfabesi. Birisi Kiki, birisi Buba.
  Hangisi Kiki, hangisi Buba diye sorar seyircilere.
  Ellerinizi kaldırın der ve sonucunda büyük bir seyirci kısmı Ramachandran’ın tabiri birkaç mutant dışında % 99’u soldaki biçime Buba, sağdakine Kiki der. Çünü hepiniz çapraz modelle sinestezik soyutlama yapıyorsunuz der. Yani beyninizin ses bölgesindeki keskin ton değişimi, Ki-ki, köşeli şekildeki görsel keskinliği taklit ediyor, der. Bunun önemli olduğunu çünkü beynimizin ilkel bir şekilde bağlantı kurduğunu ekler. Şöyle açıklamasına devam eder: Bu şekli yapan gözdeki ışık demetleri ve ses örüntüsünü oluşturan kulaktaki tüy hücrelerdir. Ama beynimiz bunları ortak paydaya almayı başarabiliyor. Bu soyutlamanın ilkel biçimi ve biz biliyoruz ki bu, beynin fusiform denen bölümünde oluyor ve biz şimdi biliyoruz ki bu, beynin fusiform gyrus denen bölümünde oluyor.

            Ramachandran videosundan kesit

 Burada bir sorun olursa insanlar Buba ve Kiki arasındaki alakayı kurma becerisini yitiriyorlar. Ayrıca mecazi alakaları kurma yeteneğini de yitiriyorlar. “Her parıldayanı altın sanma. “ ne demek diye adama sorunca, hasta “Bir şey sırf metal ve parlak diye altın olmaz, özgül ağırlığını ölçmen lazım diyor. Yani mecazi anlamı tamamen kaçırıyorlar. Bu bölge insanlarda alt primatlara göre sekiz kat daha büyüktür. Angular gyrus denen bölgede çok ilginç bir şey oluyor, çünkü o bölge, görme ve dokunma arasındaki geçiş noktasıdır ve insanlarda çok irileşmiştir. Ve bana göre eşsiz insani becerilerin temeli soyutlama, mecaz ve yaratıcılık gibi. Filozofların bin yıllardır üzerinde düşündüğü tüm bu soruları biz bilim adamları beyin görüntülemesi yaparak, hastaları inceleyerek ve doğru soruları sorarak keşfetmeye başlayabiliriz. 6
  Burada hemen sadece  düşünce ürünü müdür resim yol ayrımına geldiğimizde, zihnimizdekini dışarı çıkarmak elbette zihin resmini yaratmayı sağlar. En azından başkaları ile paylaşmamızı sağlar. Bu konuda yine felsefede bir tartışma gitmiştir. Descartes’ın “Düşünüyorum o halde varım” sözünden, Schopenhauer’ın isteme ve tasarım olarak dünyasına oradan Nietzsche’nin İyinin ve kötünün üzerine uzanan… Bakalım Nietzsche neler söylüyor.
  “Dolaysız kesinliklerin olduğuna inanan, zararsız, kendini gözleyen insanlar var; örneğin,
“düşünüyorum” ya da Schopenhauer’ın kör inancında olduğu gibi “istiyorum”: Sanki bilgi,
burada nesnesini saf ve çıplak olarak kavramış, “kendi başına şey” gibi, ne özne ne de nesne
tarafından yanlışlanmaya uğramıyor. Ama, “dolaysız kesinlik”, “mutlak bilgi” ve “kendi
başına şey”, bir contradictioin adjecto içerir, yüz kez söyledim: Şu, sözcüklerin
ayartmasından kurtulalım artık! Halk bilginin bir sonuç bilgisi olduğuna inana dursun, filozof
kendine seslenmelidir: “Düşünüyorum” önermesiyle dile getirilen süreyi çözümlediğimde,
kanıtlanması güç, belki de olanaksız bir dizi atak savlar görüyorum, - örneğin, düşünenin ben
oluşu, düşünen bir şeyi olması gerektiği, düşünmenin, bir neden olduğu, bir "ben"in var
olması ve sonunda düşünmenin gösterdiği şeyin zaten belirlenmişliği - düşünmenin ne
olduğunu bilirim. Çünkü, kendimde onun ne olduğuna karar vermemiş olsam, tam şimdi olup
bitenin, belki de “isteme” ya da “duyma” olup olmadığını hangi ölçüyle belirleyecektim?
Kısaca, “düşünüyorum” savı, ne olduğunu belirlemek için, “diğer bilgilerle”, geriye dönüşlü
bağlantısı yüzünden, şimdiki durumumun, bildiğim diğer durumlarla karşılaştırdığımı
varsayar. Her ne olursa olsun, benim için dolaysız kesinlik yoktur, - Halkın verilen duruma
inandığı dolaysız kesinlik yerine felsefeci böylece, bir dizi metafizik sorular bulur, zihnin
yerinde, asıl vicdan sorunları, yani: “Düşünme kavramını nereden elde ediyorum? Niçin,
neden ve sonuca inanıyorum? Bana ‘benden, hatta bir neden olarak ‘ben’den, giderek
düşünmenin nedeni olarak ‘ben'den söz etme hakkını veren nedir?” Kim bu metafizik soruları
6. Vilayanur Ramachandran'dan zihnimiz üzerine (TED Türkçe Altyazılı),Youtube

yanıtlamaya kalkarsa, hemen bir tür bilgi sezgisine başvurur. “Düşünüyorum ve biliyorum, bu
en azından doğru, gerçek ve kesin” diyen biri gibi, - bugün bir gülümseme ve iki soru
işaretiyle hazır bir felsefeci bulan biri. Felsefecinin üzerinde bıraktığı izlenimden kalkarak
“efendim”, diyecek ona, “yanlış yapma olasılığı yok, ama niye hakikatin peşindesiniz?”
17
Mantıkçıların kör inançlarıyla ilgili olarak: bu kör inançlı kafaların gönülsüzlükle kabule
yanaştıkları bir küçük kısa olguyu vurgulamaktan usanmayacağım. - yani, düşüncenin “o”
istediği zaman gelmesi, “ben’ istediğim zaman değil: böylece, “ben” öznesi “düşünüyorum’
yükleminin koşuludur demek durumu yanlışlama olacak. O düşünür: Oysa, bu ‘o”, kesinlikle
şu, eski ünlü “ben”dir, yumuşatarak söylersek, yalnızca bir kabul, bir sav ama hiç de ‘dolaysız
kesinlik’ değildir. Her şeyden önce bu, “o düşünüyor”la çok ileri gidilmiş oluyor: bu, “o’,
sürecin yorumunu içerir, sürecin kendine ait değildir. Buradaki çıkarım (usa vurma), gramer
alışkanlığına uygundur: “Düşünmek, bir etkinliktir, her etkinlikte bir etkin olan vardır, sonuç
olarak-. ‘Aşağı yukarı eski atomculuğun aradığı şemaya uygundur, etkiyen “kuvvetin yanında,
ondan çıkarak etkili olduğu, dayandığı şekilsiz madde, atom vardır-, daha titiz kafalar
sonunda bu “yeryüzü kalıntısı” olmadan idare etmeyi öğrendiler ve belki biz, mantıkçılar da,
bir gün kendimizi, şu küçük “o” (onurlu eski “benin buharlaşarak kendisine dönüştüğü)
olmadan yaşamaya alıştıracağız.
18
Bir kuramın çürütülebilir oluşu hiç de küçümsenir bir çekicilik değildir: Kesinlikle bu albeni
incelmiş kafaları kendine çekiyor. Yüz kez çürütülmüş “özgür istem” kuramı, sürüp giden
varlığını, yalnızca bu albeniye borçlu görünüyor-; tekrar tekrar, kendini, onu çürütecek denli
güçlü hisseden biri çıkıp geliyor.
19
Felsefeciler “istem"i sanki dünyanın en iyi bilenin şeyiymiş gibi söz konusu etmeye
alışmışlar, gerçekten de Schopenhauer, yalnızca “istemin asıl olarak bilindiği, mutlak olarak
tümüyle, çıkarma ve ekleme olmaksızın bilindiği anlayışını getirdi. Ama tekrar tekrar bana
öyle görünüyor ki, bu durumda Schopenhauer, felsefecilerin yapmaya alıştığını yaptı: Yaygın
bir önyargıyı uyarladı ve abarttı. İstem her şeyden önce, karmaşık bir şey, yalnızca sözde
kalan birliğe sahip- ve kesinlikle bu tek sözde yatıyor yaygın önyargı, bu söz her zaman
felsefecilerin yetersiz uyarısına üstün geldi. Öyleyse bir kez olsun ihtiyatlı olalım, “felsefi
olmayalım” - şöyle diyelim: Her istemede önce, duyumların çokluğu, yani ardımızda
bıraktığımız duyumların duyumu, ona doğru yöneldiğimiz durumların duyumu, bu
bırakmamızın ve yönelmemizin kendilerinin duyumu vardır, ayrıca, o zaman bunlara
“kollarımızı ve bacaklarımızı’ oynatmadan bile, eşlik eden kas durumu, biz bir şeyi
“isteyince”, bir tür alışkanlıkla harekete geçer ve etkisini gösterir. Öyleyse, nasıl duyumlar
(aslında çok çeşitli duyumlar) istemenin yapı taşları olarak tanınacaksa, ikinci olarak,
düşünme de öyle olmalı. Her isteme aktında buyurucu bir düşünce vardır, -bu düşüncenin
“istemeden koparabileceğine inanmamalı, sanki geriye isteme kalırmış gibi.
Üçüncü olarak, isteme, yalnızca duyum ve düşünme karmaşası değil, bir duygusallık aslında,
buyruğun duygusallığı, istem özgürlüğü denen, aslında boyun eğmesi gereken bir; üstünde
duygusallığıdır: “Özgürüm, o itaat etmeli- bu bilinç istemde bulunur; eşit olarak yoğun
dikkatte, kendini bir hedefe yöneltmiş doğrudan bakışta, “bunun dışında başka hiçbir şey
gerekli değil şimdi" diyen koşulsuz değerlendirmede, uyulması gerekli içsel kesinlikte ve
buyuran kişinin durumuyla ilgili olan ne varsa; isteyen insan, kendi içindeki boyun eğecek ya
da boyun eğeceğine inandığı bir şeye buyurur.
Gelin şimdi istemenin en acayip şeyine dikkat edelim, - bu çok yanlı şey için halkın tek bir
sözcüğü var: Verilen koşullar altında olduğumuz sürece, aynı zamanda hem buyurucu hem
boyun eğiciyiz, boyun eğici olarak isteme aktından hemen sonra başlama alışkanlığında olan,
zorlama, itki, basınç, direnç, hareket duyumunu biliriz. Diğer yandan bu ikiliği göz önüne
almayıp kendimizi sentetik “ben” kavramıyla aldattığımız sürece, bir dizi yanıltıcı sonuçlar,
sonuç olarak istemenin kendisinin yanlış değerlendirilmeleri, isteme aktına yoruluyor,-
isteyen insan, istemenin eylem için yettiğine içtenlikle inanır, böylece. Çünkü, durumların
büyük çoğunluğunda, buyruğun etkisinin, yani boyun eğmenin, yani eylemin beklendiği
yerde, görünüşün kendini sanki burada etki zorunluluğu varmış gibi duyuma dönüştürdüğü
yerde isteme gerçekleşir; kısacası. istemede bulunan, uygun bir kesinlik derecesiyle, isteme ve
eylemin nasılsa bir olduğuna inanır-, başarıyı, istemenin gerçekleşmesini, istemenin kendisine
bağlar, böylece tüm başarıyı getiren güç duyumunun yükselmesinin keyfini çıkarır. “İstem
özgürlüğü” -buyuran ve aynı zamanda kendini buyruğun gerçekleştiricisi olarak gören,- böyle
biri olarak, dirence karşı kazanılan zaferin keyfini çıkaran, ama bu dirençleri aslında
istemenin yendiğini varsayan, istemede bulunan kişinin çok yanlı keyif dirimini anlatan söz.
İstemede bulunan böylece, kendi başarıcı araç ve gereçlerinin, iş görebilir “düşük istemleri”
ve düşük ruhların - bedenimiz yalnızca birçok ruhtan oluşan toplumsal bir aydır keyif
duygusunu buyurucurıun keyif duygusuna katar, L’effet, c’est moi. Burada olup biten, iyi
kurulmuş hem mutlu devlette olup bitendir, yönetici sınıf, kendini devletin başarısıyla
özdeşleştirir. Bu tür istemde, buyurmak ve boyun eğmek, söylemiş olduğum gibi, birçok
‘ruhtan’ oluşan toplumsal yapının temelindedir; demek ki, filozof böyle bir istemeyi, ahlak
alanını, “yaşama” fenomeninin ortaya çıktığı güç ilişkilerinin öğreticisi olarak anlaşılan ahlak
alanına katma hakkını kendinde görmektedir.
20
Tek tek felsefe kavramları, kendileri için, kendi başlarına gelişen rastgele şeyler değildir;
tersine, birbirlerine bağlı, birbirleriyle ilişkili olarak gelişirler; düşünce tarihinde ne denli
apansız, gelişigüzel ortaya çıkıyor gibi görünürlerse görünsünler, yine de bir kıtada yasayan
hayvanlar topluluğunun üyeleri gibi, bir sisteme aittirler: Bu durum. sonunda en farklı
felsefecilerin, belli bir olanaklı felsefeler temel şemasına uygun düşmesinde kendini
gösteriyor. Görünmeyen bir çekim altında, aynı yörüngede döner dururlar bir kez daha:
Eleştiri ve sistemleştirme isteğiyle kendilerini birbirleri karşısında ne denli bağımsız duysalar
da, onlardaki bir şey, yönlendirir onları: bir şey birbiri ardınca belli bir düzene iter: doğuştan
gelen bir sistemli yapıya, kavramların ilişkisine. Düşünmeleri, aslında. keşfetmekten daha
çok. yeniden tanımaktır, yeniden anımsamadır. bir geriye yuvaya dönüştür; kavramların
ortaya çıktığı, bir uzak, çok eski ruhun ev işlerine dönüş -bu ölçüler içinde, felsefe yapma, bir
çeşit en yüksek derecede atacılıktır. Tüm Hint, Yunan ve Alman Felsefe yapmaları arasında
tuhaf aile benzerliği, yeterince kolaylıkla açıklanabilir. Özellikle de diller arasında yakınlığın
olduğu yerde, ortak felsefe gramerinden dolayı - benzer gramer işleviyle, bilinçsiz egemenlik
ve yönetimden dolayı demek istiyorum - felsefe sistemlerinin benzer biçimde art arda gelmesi
ve evrimi için, önceden hazırlanan her şeyi önlemek oldukça imkansızdır: Diğer bazı dünya
yorumlarına, yolun kapalı oluşu gibi. Özne kavramının en az geliştiği Ural - Altay dillerinin
alanından olan felsefeciler, büyük olasılıkla “dünyaya” farklı bakacaklar ve Hint - Avrupa
ailesinden ve Müslümanlardan farklı yollar bulacaklardır: Belli gramatik işlevlerin çekiciliği,
en son durağında, fizyolojik değer yargılarının ve ırksal koşulların çekiciliğidir.- Locke’un,
ideaların kökeniyle ilgili üstünkörülüğünü yadsımak için bu kadar yeter…..”7
1 .Estetik ve Sanat Notları /  s. Moissej Kagan
2 . Estetik ve Sanat Notları / s. Moissej Kagan s.29
3 . Tractatus Logico-Philosophicus  / Ludwig Wittgenstein
4 . Madde ve Bilinç / Paul M. Churchland
5 .Cogito, Nörobilim ve Felsefe, Yapı Kredi Yayınları_ Üç aylık düşünce dergisi- sayı: 75/ Kış 2013
6 .Vilayanur Ramachandran'dan zihnimiz üzerine (TED Türkçe Altyazılı),Youtube
7 .İyinin ve Kötünün Ötesinde,Friedrich Wilhelm Nietzsche

                                                           Başak Acar/Ankara/07.06.2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme