10 Şubat 2014 Pazartesi

Suat Efe Us ve Çizgi Roman Üzerine...

Başak Acar: Bize biraz çizim hayatınızdaki sizi tanıtarak başlayabilir misiniz?

Suat Efe Us: Klasik bir açılış da yapıyım o zaman. 1976, Ankara doğumluyum. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, çizgi film bölümünden mezunum.

  Bir grup arkadaşla küçük yaşlarda (on beş - on altı yaşlarından itibaren) kendi çizgi romanımızı yapma isteği çevresinde birleştik: Yıldıray Çınar, Mahmut Asrar, Hakan Tacal ve ben. 1996 senesinde ilk fanzinimizi beraberce çıkarttık. Bunun ardından, üniversitenin birinci sınıfında Çapa Çizgi Roman Grubu’nu kurduk. Çapa Çizgi Roman Grubu olarak on beş senedir Türkiye çizgi roman ekolünün belli bir çizgi roman anlayışı içerisinde denemeler yapıyoruz. 

Çapa Çizgi Roman Grubu
  Kendimi bildim bileli hep çizgi roman çizmek istedim. Herkes kendini, kimliğini geliştirme sürecinde hayal dünyasında farklı kimlik ve karakterler oluşturuyor: İşte, “Şu olsaydım, bu olsaydım…” Başkaları astronot vs. olurken, ben çizgi roman kahramanı olmak istedim.

  Evet, çizgi roman kahramanı olmak istediğimi çok açık ve rahat söylüyorum. Çizgi roman çizmek bana hep bambaşka bir keyif veriyor. Güzel sanatlara atılma sürecimi de mizahı öne çıkartarak anlatmayı seviyorum. Beş yaşındayken (sanırım bizim evin duvarları boyanırken) badanacılara baktım – daha ilkokul birinci sınıftaydım. Anneme döndüm. “Anne,” dedim, “badanacı olursam okula gitmek zorunda mıyım?” Annem, “Hayır; ama badanacılık kadar rahat bir okul da var. Güzel sanatlar var, resim var…” dedi. İşin aslı, bunu yalnızca başkalarını güldürmek için söylüyorum; çünkü bir öğretmen ailesinden geliyorum. Ailemde Köy Enstitüleri’nde öğretmenlik yapmış insanlar var. Resme olan ilgime küçüklüğümden beri apayrı bir destek gösterildi. Bu dönemde sanatla, resimle iletişimim sağlandı. Çok ufak yaşta başlayan güzel sanatlar eğitimime - arada ufak tefek kopukluklar olsa bile - daha sonra da devam ettim; lisede kendimi tamamen güzel sanatlara adadım.

  Tabii, çizgi roman veya fanzin kültürü içerisinde düşününce, tastamam, körü körüne âşık olmaya inanıyorum ben; resimde de... Egonuz tabii ki tatmin olmak ister; ama zengin olmaktan, meşhur olmaktan çok, körü körüne âşık olup çalışmaktan yana bir yapım var. Hiçbir zaman çizgi romandan böyle büyük bir para kazanırım gibi bir şeyi çok düşünmedim. Bu vakte kadar çizgi romana hep ben verdim. Ama işte sanatın her alanını ben aşk gibi algılıyorum. Gerçek bir aşktaki gibi her şeyi yapıyorsunuz, ediyorsunuz ama karşılığını alamıyorsunuz veya o vermek istediği vakit veriyor. Belki çizgi romanla yaşadığım aşk, resimle yaşadığım aşktan daha farklı, yirmi senelik bir aşk yaşıyoruz çizgi romanla; çocukluğumda başladığını düşünecek olursak, çok ayrı bir aşk. Her zaman karşılık alınacağını düşünmediğim türden… Bu söylediğime bakma ama…Arkadaşlarım, Yıldıray Çınar ve Mahmut Asrar, şu an Amerika’daki en önemli yayınevlerinde çalışıyorlar. Yurt dışında çalışmaktan (veya Örümcek Adam çizmekten) çok, kendi çizgi roman karakterlerimi çizmeyi hep daha fazla tercih ettim.

  Aslında bu çizgi roman çizmek için çok da doğru bir yöntem değil. Çizgi romanda profesyonel çalışmak istiyorsanız başkasının işini yapma konusunda uğraş vermeniz lazım. Ben bunun yerine çizgi roman haricindeki piyasa işlerini nasıl yapabilirim diye kendimi geliştirmek için uğraştım.  Çok uzun bir süre diyemeyeceğim ama belli bir süre piyasada çalıştım. Piyasada çalıştıktan sonra zihnen de yorulduğumu anlayınca, oturup sadece çizgi roman çizmeye başladım. Bir yandan bazı kurslarda desen eğitimi verdim.

B.A.: Desen öğretmenliği de yapıyorsunuz.

E.U.: Evet, şu an Asil Sanat’ta desen öğretmenliğine devam etmekteyim. Aslında çizgi roman aşkı veya resim aşkı demeden önce desen aşkı demeyi tercih ediyorum. Desen eğitimi çok karşılıklı: Hem öğrenci hem siz öğreniyorsunuz. Halen iyi kötü piyasaya çalışıyorum; ama çok büyük bir iş yaptığımı söyleyemem. Çizgi romana yakın mı, değil mi?, onu pek bilemeyeceğim ama reklam ajanslarına çalıştıktan sonra, uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı ders kitaplarına illüstrasyon yaptım. Hayat Bilgisi kitaplarındaki elini yıkayan çocuklardan tutunda, Fen Bilgisi kitaplarındaki deney tüplerine varana dek pek çok şey çizdim. 2000 senesinden itibaren bu işte çalıştım ve bu süre zarfında Milli Eğitim’de bir aksama varsa, buna benim de bir katkı payım oldu. Tabii, bunu aç parantez, kapa parantez söylüyorum: Eğitim sürekli kendisini yenileyen, geliştiren bir yapıya sahip; ama benim gözümde bu deneme-yanılma metodu eğitimde her zaman çok zararlı olmuştur. Yinede benim için çok eğlenceli bir süreç oldu. Şu an yaptığım şeylerse oturup çizgi romanımı çizmek ve desen eğitimi vermek. 

Efe Us, çizim masasında çalışırken
B.A.: Benim gibi animasyon ve çizgi romana çok yakın olmayan insanlar için biraz anlatabilir misiniz, animasyon ve çizgi roman üvey kardeş gibi mi, öz kardeş gibi mi?

E.U.: Kendimi bir çizgi romancı ya da çizgi filmci olarak tanımlamayı çok tercih etmiyorum. Kendime öykü anlatıcısı tabirini yakıştırıyorum. Öykü anlatıcılığı açısından bakınca, çizgi romanla çizgi film arasında çok büyük farklar yok. İkisinde de çizgiyle öykü anlatırsınız. Aradaki fark sadece ardışıklığın yapısında, çizgi romanla ardışık karelerle bir öyküyü anlatırsınız. Diyelim ki, olay örgünüzde bir adam kapıdan dışarı çıkar, sonra ona bir araba çarpar. Öykü anlatma düzleminde sadece bir adamın, evden sabah dışarı çıktığını, o esnada başına bir kaza geldiğini gösteren panelleri çizmeyi yeterli görebilirsiniz. Çizgi romanda, gözün algıladığı ardışık karelerin arasını beynin doldurmasıyla bir öykü oluşturulur.

 Çizgi filmde ise yine ardışık kareler vardır, buna sekans deriz. Ne olur mesela? Adam ilk sekansta karnını ovalar, sonraki sekansta bir çorba görür ve çorbayı içer. Onun açlığını doyurmasını tüm hareketleriyle, ardışık bir şekilde görürüz. Animasyon, resmin gözün tamamlama mantığını kullanır: Siz bir film yaptığınızda animasyon aracınız tüm kareleri otomatik biçimde çeker. Ne var ki animasyon esnasında boşlukları gözün dolduracağını bilerek kare çizersiniz. Her halükarda yine ardışıklık mantığı vardır.

B.A.: Storyboardlar gibi.

E:U.: Storyboard her ikisinde de mutlaka olan bir şey. Öykü anlatmanın temeli… Storyboard bir ara sürecin teknik ismi aslında.

B.A.: Çapa’dan bahsettiniz kendinizi anlatırken, elimde ilk sayınız var.


E.U.: O ilk sayı değil; 2006,2007 senesi 2005 yılları arasında Çapa Çizgi Roman’ın 10. Yılı için yaptığımız on dört sayılık bir seri çıkardık. Elinizdeki, benim çizdiğim “Balyoz” karakterinin, o on dört sayılık seride yer almış öykülerinin toplama cildi. 

B.A.: Bunlara ulaşmak isteyenler ne yapmalı?


E.U.: Arka Bahçe Yayıncılık’la anlaşarak Çapa’nın 400 sayfalık bir cildini çıkarttık. Orada diğer arkadaşlarımın yaptığı öykülerle beraber,sadece çizdiğim değil, yazdığım öyküleri de görebilirsiniz. Bu seriyi halen İstanbul, Ankara ve İzmir’deki birkaç sahaf noktasında bulmanız mümkün.Ben çizgi romancılıktan çok, fanzinci olmanın altını çiziyorum. 


Çapa
Böylesi sohpetlerde tekrar tekrar söylediğim üzere 1990'larda, fanzin çıkartmaya başladığımız zamanlarda Türkiye'de çok ciddi bir fanzin kültürü vardı. Ayda belki yüz tane fanzinin çıktığı bir dönem bile oldu. Bu bahsettiğim şey sadece çizgi roman değil, fotokopiyle çoğaltılmış dergilerden bahsediyorum. Ancak daha sonraları fanzin sayısı çok azaldı. Halen bir kaç tane fanzin grubu iyi - kötü iş sürdürüyor. Biz de fanzin ruhunu korumak için, hala senede bir tane bile olsa albüm çıkartmaya çalışıyoruz. Artık daha profesyonel olduğumuzdan yayınevlerinden işlerimizi bastırabiliyoruz. Ama bazen bir çılgınlık geliyor, "Haydi bir fanzin yapalım diyoruz. Hala ilk kezmiş gibi fotokopiciye gidip, çizgi romanımızın sayfalarının birleşmesini ve bir dergi haline gelmesini izleyip, ardından teker teker sahafları ziyarete devam ediyoruz. 

B.A.: Peki Türkiye’deki çizgi romancılık hakkında neler düşünüyorsunuz?


E.U.: Türkiye’de çizgi roman aslında çok çok uzun süredir var olan bir kültür. Türkiye’de çizgi roman yok demek çok yanlış bence. Türkiye’de çizgi roman her zaman gelişiyor. Bab-ı Âli kültürü aslında…Yayın kültürü farklı alanlarda hep atılım içerisinde. Özellikle üç dönem var ki onlardaki zenginliği her zaman anlatıyorum: Birincisi 1986 senesinde başlayan Ali Recan dönemi. Üstelik, Amerikan çizgi romanın altın dönemlerinden en önemli sayılarının Türkiye’de yayınlandığı dönem. Ardından 2000’lerin ortasından itibaren, NTV yayınlarının vs. çıkarttığı çizgi roman dönemi geliyor. Bu ikinci dönemi ne kadar eleştirsem de (genelde edebiyat eserlerinin çizgi roman versiyonları yayınlandı bu dönemde; her iki alanın –edebiyat ve ÇR– melezi bir şey ortaya çıktı) Türkiye’de çizgi romanı yaygınlaştıran, Türkiye’deki okuma oranını tetiklemiş ciddi bir atılım olarak değerlendiriyorum. Üçüncüsü, son birkaç senede farklı farklı çizgi roman alanlarına atılım oldu: Persepolis filmiyle beraber çizgi romanı da çıkınca, üstünde sosyolojik araştırmalar yapılabilecek farklı çizgi romanlar yayınlandı: Örneğin, Karl Marx’ın Kapital’inin manga versiyonu veya işte, Persepolis ya da önemli edebiyatçıların kitaplarının daha kaliteli çizgi roman uyarlamaları...

  Türkiye’de telif hakları ödemek çok üzerine düşünülmeyen bir konu olduğu için, korsan yayıncılığın ortadan kalkması gerekli. Şu an daha kaliteli ve yasal işler çıkartılmaya çalışılıyor. Bunun en büyük faydası İtalyan çizgi romanlarının daha renkli örnekleri (Teksas-Tommiks dediğimiz kovboyçizgi romanlarının haricinde, farklı varyasyonlar,) çeşitli Avrupa çizgi romanları, Japon çizgi romanlarının önemli örnekleri (veya popüler örnekleri desem daha doğru olur.)Bunların yayınlanması özellikle son bir iki senedir çok hızlandı. Bu nedenle bu üç dönemi vurgulamayı seviyorum.

B.A.: Kahramanınız, Karadeniz’in Has Uşağu, Laz Oğlu Nefes Kesen Kahraman Balyoz’u anlatabilir misiniz?


Karadenizin Has Uşağu Laz Oğlu Nefes Kesen Kahraman Balyoz

E.U.: Balyoz İsmail’i anlatayım. Çapa Çizgi Roman Grubu olarak süper kahraman çizgi romanı yapmayı seviyoruz; ama Türkiye’de şöyle bir durum var: Örneğin, Türkiye’de bilim kurgu film yapıldığında, ilk yapılan bilim kurgu film, komedi oluyor. Süper kahraman olur mu denildiği vakit, hemen işi mizaha sarıyorsunuz. Hayır, Türkiye’de süper kahraman çizgi romanı yapılır. Ancak, süper kahraman çizgi romanı  mantığını, çok iyi kavramak lazım. Bu konu üzerine düşünüp, uzun süre zarfında farklı farklı çizgi roman kahramanları yapmaya giriştim; ama aralarında belki en eskilerinden birisi “Balyoz”. Balyoz zaman içerisinde çok gelişti; süper kahramanı, Türk çizgi romanı içerisinde nasıl yaparızı denediğim bir çalışma oldu. “Mizah sizde de yok mu?” diye eleştirebilirsiniz. Çünkü konusunu söylediğim zaman, sizde de mizahi olduğu düşüncesini uyandıracak: Balyoz, süper gücü Laz olmak olan bir kahraman; Laz inadıyla her şeyi yapabilen bir insan: Onun süper gücünü etkileyen ya da tetikleyen şey onun Karadenizliliği. Burada şunu da söyleyebilirsiniz, etnik bir çizgi roman mı yapıyorsunuz? En çok tepki vereceğim şey bu olur açıkçası: etnik bir şeyler yapmak... Aslında onu eleştiren bir şey yapmaya çalışıyorum. Karadenizlilikle bir kavgam yok. Tanıyanlar biliyorlar, ayrı bir Karadenizliyim; kendime has bir mizacım var.  Balyoz'un çizgi roman metninde etnik bir kimlikle görünen gücü, aslında başka bir yapıda. Balyoz İsmail’in olasılık değiştirme yeteneği var. Bunu da işte,görünüşte, Lazlığıyla yapıyor;Lazların o meşhur inatları üzerine bir süper güç yüklüyorum. Ancak Balyozda sadece bu kimlik yok: Örneğin, Kız Kulesi’ndeki sevgilisini kurtarmak için bir büyücüyle anlaşıp hamsiye dönüşmüş olan bir Rum askeri var. Yarı Uzaylı-Yarı Laz,“Spaz” var – Mr. Spock’ın Karadenizli versiyonu.

  Benim derdim şu: Süpermen, Kansas’a değil de Karadeniz’e düşerse ne oluru anlatmaya çalışmak… Veya çizgi romandaki farklı tiplemelerin, bilim kurgu içerisindeki farklı tiplemelerin, Türkiye’den nasıl çıkabileceği üzerine komedi olmayan varyasyonları denemek…

  Bunu, kendi mizacıma uygun biçimde, kendi absürtlüğüm içerisinde deniyorum:Çapa Çizgi Roman içerisinde yarattığım pek çok karakter var. Örneğin bir diğer karakter de “İpek.” İpek, geleneksel kadın kahraman mantığı içerisinde, reklam sektörünün kadına bakış açısını eleştirmek için kullandığım bir karakter. Birkaç öyküsünü ben yazdım. Ondan sonra öyküleri Mahmud Asrar çizmeye devam etti.

  İpek haricinde benim en çok sevdiğim kahramanlardan birisi, bir robot: TDÇ3000, (“Türküm, Doğruyum, Çalışkanım,” 3000 model.) TDÇ 3000, her robot gibi bir bilgisayar programıyla çalışıyor; fakat bilgisayar programı “İlkokul Andı” üzerine kurulu. Yani, Robot yangında binadan düşen yaşlıları görünce, “Büyükleri saymak” deyip, o insanları kurtarıyor. Anlayacağınız, bir arabanın, bir çocuğun üzerine ilerlediğini görünce, “Küçükleri korumak” deyip, arabanın yoluna çıkan bir robotum veya daha uygun bir ifadeyle bir androidim var. Sonuçta belli bir kimliğin içerisine girdiğimiz vakit, belli bir programlamamız oluyor.

  İlk başta da söyledim, hep çizgi roman kahramanı olmak isterdim. Bir süre sonrada kendi programlanmamızı düşündüm. İlkokul andının şu anda çok eleştirildiği bir dönemdeyiz. Bir ara ortadan kaldırdılar, şimdi tekrar geri döndürmeye çalışıyorlar. Topluma yeni katılan, belli bir kimlik oluşturma çabası içerisindeki bireylere uygulanan o programlamanın, bir android’de nasıl çalışacağını göstermeye çalıştım bu karakterle. Yıldıray onu bence çok keyifli çizdi. Tüm öykü anlatımı, tüm kareler, o karakter için düşündüğüm şeyleri çok güzel anlatıyor. 

  Benim en çok keyif aldığım şey, günlük hayatta yaşadığımız sorunları çizgi roman kahramanları üzerinden anlatmaya çalışmak. İpek bunu anlatmaya çalışıyor, Balyoz bunu anlatmaya çalışıyor… Çizgi romanın en keyifli kısmı bu bence: Bir karakterin üzerine yükleyebildiğiniz şeyin haddi hesabı yok. Anlatmak istediğiniz problemi bir kahramanın üzerinden, sadece o problemi anlatmak için bir kahraman yaratarak çıkartabiliyorsunuz. Marvel veya DC'nin  kahraman sayısını düşündüğünüz vakit, çizgi romanın aslında ne kadar çok problemle uğraştığını veya farklı sosyal grupları nasıl tanımlamaya çalıştıklarını çok iyi görürsünüz. Marvel’ın bildiğim kadarıyla 680’e yakın karakteri var. Her birisininde farklı bir kimliği, farklı bir problemi çözme anlayışı var.

  Çizgi romanın eğitim kısmını her zaman desteklerim. Bazıları hep eleştirir, “Çizgi roman okuyan, kitap okumaz,” gibi şeyler söylerler. Okuma yazmayı çizgi romandan öğrenmiş bir insanım,kitap okumayı çok seviyorum ve bu kitap okuma veya kendimi geliştirme isteğini bana veren şey, her zaman çizgi roman olmuştur. Bu kısmını çok seviyorum.


 Desen eğitmenliği yapıyorum. Eğitmen olduğum iddiasını da pek dillendirmek istemiyorum - formasyonum yok. Öğretmen olarak kendimi ortaya çıkartmayı da çok tercih etmiyorum. Ancak çizgi romanın eğitim yönünü doğru insan uygularsa.... Doğru insan demek de aslında yanlış oldu. Başka türlü ifade edeyim, kendi çizgi roman okuma sürecimde şunu gördüm, kitaplarla haşır neşir, doğru deseni anlatmayı bilen, bir insan bu işi yaparsa çok iyi sonuçlar alınıyor. Bunu bende uygulama gayretindeyim, yapıyorum demiyorum. Denemek gayretindeyim. 

  Desen çalışırken üzerinde daha çok durduğum şey, desen mücadelesi: Desende sürekli kendini geliştirmeye çalışırsın, bambaşka bir mücadele süreci var, desendeki bu problemi, çizgi romanda da çözmeye çalışmak benim asıl haz aldığım kısım. Çizgi roman desenle nasıl anlatılır, çizgi romanda neler deneyebilirsiniz? Çizgi romanla uğraşırken en çok eğlendiğim, en çok keyif aldığım problem bu, oturup bunları yapıyorum. Onun haricinde de çok bir şey yaptığımı söyleyemem açıkçası.

B.A.: Tuval resmi de yapıyorsunuz bazen.

E.U.: Çok net söyleyeyim, kendimi bir ressam ya da bir sanatçı olarak görmüyorum. Tuval resmi yapıyorum çünkü, deseni çözmek ve geliştirmek benim için bambaşka bir zevk. Güzel sanatlarda kendinizi geliştirmenin sınırı yok. En büyük korkum alan idiotu olmak; yani, sadece çizgi film çizeri olmak, sadece grafiker olmak, sadece ressam olmak… Desenin her alanıyla uğraşıp onu kendi alanıma nasıl yaklaştırırım diye çabaladığımdan, resmin problemlerini ve mantığını öğrenmek maksadıyla resim yapıyorum.

B.A.: Sizce şu an dünyada çizgi romanın gidişatı ne yönde?

E.U.Bu aralar hep bu sorulduğu vakit, şunu vurguluyorum: Son beş senedir ABD’li senaristler grevde. Amerika Senaryo Yazarları Sendikası’nın grevinden ötürü yeni bir üretim yok. Tabii, televizyon dizilerine, yabancı dizilere vs. baktığınız vakit yeni, farklı şeylerin denendiğini görüyorsunuz; ama bu senarist grevinin en büyük etkisi, sinemaya hazırı bulmaya çalışmak oldu. Sinemacıların  en kolay ulaştıkları kaynak ise çizgi roman oldu. Sinemaya baktığınız vakit, neredeyse her ay bir süper kahraman çizgi filmi görüyorsunuz artık. Bu iyi bir şey benim gözümde; çünkü birisi “Çizgi romana nasıl başlamalıyım, ne okuyarak başlayayım?” diye sorduğu zaman, ben hiçbir cevap veremiyordum. İyi kötü bir koleksiyonum var ve bu koleksiyon içerisinde Süpermen’in, Örümcek Adam’ın ilk çıktığı yıllardan sayılardan tutunda işte, günümüzdeki sayılarına kadar, her şey mevcut. Ancak, artık ben bir kişiye “1960'larda ki çizgi romanı oku,” dediğimde, bu onun için hiçbir anlam ifade etmiyor. Şimdiki jenerasyon, bilgisayar teknolojisi ile beraber gelişmiş bir jenerasyon olduğundan, onlara 1960’ın çizgileri çocuk saçması gibi geliyor bazen. Yine de şimdilerde, çizgi romanın sinemaya girişi sayesinde, Örümcek Adam’ın ilk 60 sayısını okumak yerine ilk filmini izleyebiliyorlar – veya ilk 20 senesini anlamak için, ilk üç filmini izliyorlar. İnternetin yaygınlaşması tabiiki çizgi romana ilgiyi de etkiledi. Ancak önce Türkiye özelinde bir konuya parmak basmak gerek, İlk Örümcek Adam 1992 yılında Amerika’da yeni bir seri halinde basılmaya başlandı. Bu yeni serinin ilk sayısı ise 8.000.000 adet satıldı. Türkiye’de aynı sene içerisinde basılan kitap sayısını söyleyeyim size: 250.000 adet. Bir sene içerisinde toplam baskı sayısı bu rakam işte…Bu rakamları sıkı takip ediyorum. İlgili bir ayrıntı olarak şunu da ekleyeyim: 2004 ekonomik krizinde tüm Türkiye’de toplam satılan kitap sayısı, Şubat ayında 2500 adet. Tüm Türkiye’de…!

  Bu rakamları düşündüğünüz vakit, insan korkuyor, “O zaman çizgi romana ne gerek var?” diye soruyorsunuz. Kitap kültürdür, çizgi roman alt-kültürdür. Bu rakamları düşününce, asıl kültür yokken, alt-kültürü tartışmak bana çok komik geliyor.

Amerika’da da internetin yaygınlaşması ve gelişimi ile beraber, bahsettiğim o 8.000.000 satan dergi şimdi 10.000 satıyorsa kendisini iyi kabul ediyor. Bunun en büyük etkisi de sinemaya geçişi tetiklemesi. Çünkü yeni okuyucu kitlesinin ortaya çıkması için filmle veya dizi ile desteklemek zorundasınız.

  Diğer yandan internetin çok büyük faydası da var: Şimdi,gerçekten isterseniz, 1962 deki ilk Örümcek Adam sayısının olduğu çizgi romanı internetten okuyabiliyorsunuz. Bunu gerçekten heveslisi yapıyor.

B.A.: Peki ilerideki projeleriniz neler?

E.U.: Arkadaşlarla karar verdik, ilerisi için proje olarak yeni bir Çapa sayısı çıkartmanın peşindeyiz. Mesela Şubat ayında… Herkes yavaş yavaş çizmeye başladı. Umarız Şubatın 15’inden itibaren yine sahaflara bırakacağız; yine çizgi roman için bir şey yaptık diye sevineceğiz. Tabii, çizgi roman adına zaten hâlihazırda bir şeyler yapıyoruz, 96 senesinden beri de sayısız çizgi roman yaptık. Bunlar haricinde, bir yayınevinden 400 sayfalık bir Çapa Albümü çıkmış durumda. Hakan Tacal, Yıldıray Çınar ve Mahmud Asrar beraberce Gorajun adlı çizgi romanı yayınladı. Hakan ile Yıldıray’ın çıkarttığı, Türkiye’de ilk olarak yayınlanmış süper kahraman çizgi romanı, Karabasan var. Dahası Hakan’ın en son Dip diye bir albümü çıktı. 

Gorajun
  Bunlar bizim tabi halen yapmaya çalıştığımız şeyler. Türkiye’de o kadar fazla çizgi roman çıkıyor ki… Ben size sadece üç, dört kişinin yaptığı işleri anlattım. Bu topraklarda çok iyi çizgi roman yapmak için uğraşan başka insanlar da var: 9 Eylül Üniversitesi’nde yardımcı doçent olan Korkut Öztekin, vizyona yeni girecek olan Robocop filminin öncesinde, çizgi romanını çizmeye başladı. Önemli bir Amerikalı çizgi roman çizeri, Frank Miller tarafından yazılmış bir çizgi roman bu. Dahası Korkut Öztekin’in manga üzerine çok çok iyi bir kitabı var. Çizgi romanı merak eden herkes için bu kitabı tavsiye ederim.

  Hepsinin tek tek ismini veremeyeceğim ama Türkiye’de pek çok insan çizgi roman çıkartıyor: Levent Cantekin'in Kamra Yayıncılık’la beraber yaptığı Deli Gücük serisini özellikle öneririm. (Genelde insanlar “Çizgi romana nasıl başlayacağız?” dediklerinde önce Levent Cantekin’in ismini sayıyorum.) Deli Gücük içerisinde yer alan çok sayıdaki kısa çizgi öykü sayesinde, Türkiye’de sayısız kadın ve erkeğin çizgi roman yapmak için nasıl didindiğini görebilirsiniz.

  Tüm toplumsal olaylar, hemen sanatla etkileşime geçer. Çizgi romanın sosyal etkileşimi de aslında çok fazla…Örümcek Adam’ı okuduğunuzda, ergenliğe geçiş sürecindeki bir çocuğun gelişimini görürsünüz. Bu büyüme sürecinde aslında toplumsal etkileşim süreciyle de karşılaşırsınız: Örümcek Adam 1960'lardan beri çıkıyor. 68 kuşağının yaşadığı süreç, Örümcek Adam’dan da okunabilir. Körfez Savaşı’nın Amerikan toplumuna etkisini çizgi romandan da takip edebilirsiniz.

  Aynı durumu, Gezi Olayları’nı konu eden, yakın tarihli çizgi romanlarda da görebilirsiniz. Gezi Süreci’nin Türkiye’deki belki de en büyük etkisi sanatta oldu benim gözümde. Herkesin bu süreç içerisindeki etkileşimi ve bu etkileşim üzerinden çıkarttığı ürünleri takip ediyorum. Ve şu an, çok büyük bir heyecanla Gezi ile ilgili çizgi romanları okumayı bekliyorum.

B.A.: Bir de klasik sorular olur ya hocam…En sevdiğiniz çizgi roman kahramanı…?

E.U.: …Var, tabi var. Benim en sevdiğim çizgi roman çizeri ki hani sadece çizgi roman çizeri olarak söylemiyorum, en sevdiğim çizer, Jack Kirby . Jack Kirby, Örümcek Adam’dan tutun X-Men’e kadar her şeyin yaratıcısı. Daha doğrusu iki yaratıcısından birisi; bu iki yaratıcıdan yazar olanı Stan Lee, çizer olansa Jack Kirby. Benim için bir idoldür Jack Kirby. Tabii, başka pek çok isim var; ama Jack Kirby benim için en tepedeki insan.

  Onun kahramanları haricinde en sevdiğiniz çizgi roman kahramanı diye soracak olursanız, işte, o noktada çöplük gibiyim: Ben her çizgi romanı okumaktan yanayım. Çizgi roman içerisinde çok iyi-kötü ayrımını yapan bir insan değilim. Ama sevdiğiniz kahraman kimdir diye sorsanız, çok sayıda çizgi roman kahramanı saymalıyım: Bilime olan ilgimi, sevgimi, “Demir Adam”dan ve Fantastik Dörtlü’nün lideri Reed Richards’dan aldım; onlar yüzünden ortaokuldan sonra 4 senemi Anadolu Teknik Lisesi’nde elektronik okuyarak geçirdim – ben de kendi Demir Adam’ımı yapmak istiyordum.

  Öğrenciliği Peter Parker’dan öğrendim. Peter Parker’ın yeri benim için çok ayrıdır: Adam dersine geç kalır, sınıfta kalır; ama her zaman okula koşa koşa gider. O noktada benim için Peter Parker çoğu kahramandan daha önemlidir.

  Tek bir kahramanı saymakla kalmam elbette mümkün değil; Balyoz’da işin içerisinde balyoz olduğu için, herkes önce Thor’la ilgisini kuruyor. Evet, ilgisi var. Belkide okumaktan en çok haz aldığım çizgi roman Thor ve Süpermen; çünkü bilim kurgu yönleri benim gözümde çok ağırlıklıdır.

  IMDB, her iki çizgi romanın filmini de bilim kurgu değil de fantezi kategorisine soktuğu için sinirlendim, sayıp sövdüm. Süpermen belki de okuyabileceğimiz tek bilim kurgu çizgi romandır benim gözümde. Bu da onu bilim kurgu yapan tek unsurdan, Süpermen’in büyüye karşı dayanıksız oluşundan kaynaklanıyor. İşte, bu yüzden tek bilim kurgu çizgi romandır gözümde. Thor ise aslında bir İskandinav tanrısı olmasına rağmen, çizgi romanda bir uzaylı olduğu için gözümde çok ayrı, çok fantastik bir bilim kurgu çizgi roman serisidir. Tabii, bu konuya girmişken elli karakter daha sayabilirim.

B.A. : Peki animasyon ve çizgi filmler diye beraber ele aldığımızda, yeni animasyonlar hakkında neler düşünüyorsunuz? Mesela Ölü Gelin gibi…

E.U. : Şöyle söyleyeyim, çizgi filmde deneyebileceğimiz şeyler sınırsız. Hiçbir zaman iyi bir çizgi film, iyi çizgi roman gibi bir tanımım yok. Daha çok iyi öykü anlatımı, kötü öykü anlatımı olarak bakıyorum. Söyledim ya ben çizer bir çizgi filmci, bir çizgi romancıdan çok, öykü anlatımıyla ilgili bir kişiyim. Öykü anlatımı, sizi bir buçuk saat ekranda karşısında tutup, sizi dinlendirebiliyorsa iyidir. O zaman o çizgi filmi izliyorum.

  Kişisel tercihim içerisinde şu da var, ben eğlenceli şeyler yapılmasından yanayım: O yüzden trajedi veya ölümün olduğu şeyleri, ölümün üzerinden gidilen şeyleri çok tercih etmiyorum. Mesela televizyona uyarlanmış ve şu an en çok popüler çizgi roman uyarlaması olan Walking Dead hayatta izleyemediğim bir dizi. Çizgi romanlarını tabiî ki okudum, çok güzel bir öykü anlatımı var; ama benim tercih ettiğim türde değil.

  Çizgi romanda ve çizgi filmde aslında farklı farklı denemeler var; bunlara tek bir örnek vermek de mümkün değil. Ancak çizgi roman içerisinde çok hoşuma giden: Mesela Doom Patrol diye bir çizgi roman var. Herkesin okumasını tavsiye ederim. Bir grup süper kahramanın gerçekten olanaksız durumlarla karşı karşıya geldiği öyküleri işliyor Doom Patrol, baş düşmanlarının Süper-Dadaistler olduğu. Çok ilginç, çok aykırı konuların anlatıldığı çizgi romanlar da var. Çizgi romanda denenebilecek şeylerin haddi hesabı yok.
  Hepsi olur. İyi öykü anlatıldığı sürece hepsini izlerim, hepsini okurum.

Efe Us’un atelyesinden bir fotoğraf çektirmeden ayrılmıyorum. 
Başak Acar, 10 Şubat 2014, Ankara

4 yorum:

  1. güzel röportajmış. gidip çizgiroman alcam işten çıkınca :)

    YanıtlaSil
  2. sizinle birebir gorusmek istiyoruz...anadolu univ.gittik...orada tahir hoca isminizi verdi...nasil ulasabiliriz size...

    YanıtlaSil